Sevtap Gündüz Vural

Sevtap Gündüz Vural

Yazarın Tüm Yazıları >

İKİ İNSAN

A+A-

1991-1994 yılları arası üç yıl Muş'un Varto ilçesinde görev yaptım. İlk yılım her bakımdan zorlu geçti. Çetin bir sınavdı benim için. Kış erken bastırıyor, kar hiç durmadan yağıyordu altı ay boyunca. Hava erken kararıyordu ve SAD denilen "kış hüznü" ortamın gerginliğinden dolayı depresyon etkisi veriyordu. Bu zor ilçede en az iki yıl çalışmak zorundaydım, ancak o zaman bölge tayini isteme hakkını elde ediyorduk; ben il tayini hakkı için üç yılımı tamamladım.

 Hemen  her gün çatışmalar çıkıyordu. Halk zaten potansiyel teröristti; bu nazarla bakılıyordu ve ben de bu önyargıdan etkileniyordum. İlçeye geldiğim ilk gün çok tedirgindim. Varto kendi içinde sorun yaşayan bir yerdi. Sünni Kürtler Alevi Kürtler olarak Doğu Varto Batı Varto diye ikiye ayrılmıştı. Görünürde bir çatışma yoktu ancak iki kesim birbirini sevmez, Sünniler Aleviler'in etini yemeğini yemezdi. Geldiğimiz ilk gün bir Alevi ailesi bizi evine davet etti, bizim için tavuk kesti, yapılan yemeği afiyetle yedik. 12 çocuklu bir aileydi ve evin babası yemek yerken Doğu ağzıyla "hoca biz elaviler insan keseriz,  sen bilii misin?" deyince çatalı bilinçsizce elimden düşürdüm. Malum önyargı ve yanlış kötü bilgiye göndermede bulunarak şaka yapmıştı. Sadece anlık bir tepki olmuştu, gülümsedim. "Korkma korkma artık insan kesmiyoruz,  biz insanları severiz, sen de bizi çok seveceksin, hadi yemeğini ye" dedi. 

Okul açılıncaya kadar çevreye ilçeye iyi kötü uyum sağlamıştım. Mahrumiyet bölgesiydi, maydanoz bulmak meseleydi, Muş'tan getirtiyorduk. Tabii tek mahrum olduğumuz maydanoz değildi. 

Ve okul açıldı. Varto Lisesi'nde ilk ders, öğrencilerle sınıfta öğretmen olarak ilk karşılaşmam. Tanıştık. Bir öğrenci (adını vermek istemiyorum, adının ilk harfi M olarak yazacağım) Türkçe değil, Kürtçe konuştu. "Seni anlamam için Türkçe konuşmalısın, Kürtçe bilmiyorum" dedim. Öğrenci ısrarla Kürtçe konuşuyordu. Yanındaki arkadaşından tercüme etmesini istedim. Kendini tanıttı, "beni anlamak istiyorsan Kürtçe öğren diyor hocam" dedi. "Peki Türkçe biliyor mu anlıyor mu?" diye sordum.  "Biliyor hocam, biz aramızda çoğunluk Türkçe konuşuruz" dedi çeviri yapan öğrenci. "O zaman sorun yok, sen dersi dinle anla, bu yeter" dedim. 

Zaman içinde öğrencilerle kaynaşmaya başladık ancak M ısrarla Kürtçe konuşuyor, sorularıma Kürtçe cevap veriyordu. İlk yazılı kağıdını sadece adını, sınıf ve numarasını yazıp boş verince ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldığımı anladım. Niçin boş verdiğini sordum. Çevirmen öğrenci devreye girdi, "Türkleri sevmiyorum, TC'yi sevmiyorum, Türkçe konuşmak yazmak zorunda değilim" demiş. "Son sınıfa boş kağıt vererek mi geldin?" diye sordum. "Bu seni ilgilendirmez" cevabı geldi tercüme olarak. 

Sorun sınıfta çözülecek gibi görünmüyordu, sinirlenmiştim ama öfkelenip bunu çatışmaya çevirme niyetinde değildim. M'nin istediği tartışma, kavga ve daha büyük bir sorun çıkarmaktı. Bunun farkındaydım. Kağıtları topladıktan sonra öğretmenler odasına girdim. Bu sorunu orada anlatmakla anlatmamak arasında kaldım. İdareye yansıtmayı da düşünmedim. Eve gidince yalnız kalıp ne yapabilirim diye çözüm yolu bulmaya çalışayım dedim kendi kendime. Ertesi gün M ile konuşmaya karar verdim. 

Sabah ilk derse girmeden önce M' nin yanına gittim, "öğle arasında kantinde seninle konuşmak istiyorum" dedim. Yüzüme anlamamış gibi baktı. "Benimle Türkçe konuşmayacaksın biliyorum, başınla evet veya hayır işareti ver" dedim. Onay anlamında başını öne eğdi. Bu onunla tercümansız ilk konuşmam, ilk iletişimimdi.  

Öğle arasında kantine indim. Baktım M gelmiş bir masada tek başına oturuyor. Karşısına değil, V açıda yanına oturdum. Bu konuyu çözmemiz gerek, bunu konuşacağız ve bugün burada bu sorun çözülecek, dedim. "Çözülmezse n'olacak hoca, n'aparsın bana" dedi başını dikleştirip dik bir sesle. Türkçe konuşmuştu, buna çok sevinmiştim ama belli etmedim. "Sana bir şey yapmam, eğer bugün burada bu sorunu çözemezsem istifamı verip giderim" dedim. "Git hoca, sen niye geldin buraya, ne işin var topraklarımızda?" dedi. "Ben niye Türkçe eğitim görüyorum?" diye devam edince sözünü kestim. "Önce beni dinle" dedim. "Bak senin tüm bu söylediklerin, kafandaki düşünceler hepsi ama hepsi senin bana inatla Kürtçe konuşmanla, boş sınav kağıdı vermenle çözülmez. Ne sen ne ben bu konuların doğrudan sebebi ve sorumlularıyız, bu sorun senin bana tavır almanla da çözülmez, biz bu konuyu şöyle düşünelim, senin bana karşı bir düşmanlığın benimle ilgili kötü olumsuz bir düşüncen var mı?"  dedim. "Yok hoca, sen iyi kadınsın" dedi. Gözlerini  kısıp "senin bana var mı?" diye sordu. "Benim de yok" dedim. "Peki sorun çözülmezse sen hakkat gideceeen öyle mi?" dedi. "Evet, blöf yapmıyorum, gideceğim" dedim.  "Söz mü?" diye sordu. "Beni göndermeye kararlısın anlaşılan, bunun ne sana ne bana faydası olur. İstifam kabul edilmez, beni başka bir okula verirler ama sen beni kaybedersin" dedim. "Sen kimsin, seni kaybetsem n'olur" dedi. "Bak benimle artık Türkçe konuşuyor olman bile seni kazandığımı gösterir, sen de beni kaybetme. Ben insanım, sadece insan; insan insanı kazanmalı, kaybetmemeli" dedim. Yüzüme baktı "sen gitme hoca, ama Kürtçe öğren" dedi. "Öğrenmeye çalışırım, seni tekrar yazılıya alacağım, sen de çalış" dedim. 

M ile anlaştık, o günden sonra tembelliği dışında bir sorun olmadı.

Ben bu sorunu siyasi değil, iki insan olarak düşünmüş ve bu çerçevede çözmüştüm. Ortada sadece iki insan konusu yoktu, sorun büyük boyuttaydı ancak büyük boyutta düşünseydim çözüme ulaşamazdım.

Önceki ve Sonraki Yazılar