1. YAZARLAR

  2. Dr. Taner Akman

  3. Bir Bölü Sıfır Eşittir Mavi Bilye
Dr. Taner Akman

Dr. Taner Akman

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Bölü Sıfır Eşittir Mavi Bilye

A+A-
 Sarı saçlı sevimli oğlan çocuğu koşarak masada  oturanların yanına geldi. Neredeyse konuşamayacak  kadar nefes nefeseydi. Sımsıkı kapattığı avucunu açtı  ve elindeki mavi bilyeyi gururla anne, babasına  gösterdi.  Desktop162   "Anne bak ne buldum!"    Okuduğu gazeteden başını kaldıran babası bilyeyi eline  alıp inceledikten sonra merakla sordu "Nerden buldun  bu bilyeyi? Çok ilginç bir şey, daha önce hiç  böylesini görmemiştim. Niye bu kadar soğuk?".     "Kumsalda, orada, deniz kenarında oynarken, gökten  düştü. Buz gibiydi"    Anne gülerek çocuğun saçını okşadı ve alnından öptü.     "Gökten bilye düşmez ki, bir başka çocuk kaybetmiştir"    "Valla gökten düştü, orada kumda, yukarı baktım,  yanıma düştü"    "Yemin etme ama. Çok güzel bir bilye, hiç kaybetme  olur mu? Belki sahibi vardır"    "O benim. Hiç kaybetmeyeceğim. Gökten düştü ama yukarı  bakıyordum..."    "Hadi bir şeyler ye, çay ister misin?"    Çocuk güneşin yansıyan ışıklarıyla tuhaf ve gizemli  görünen soğuk mavi bilyeye hayranlıkla bakarken olur  anlamında kafasını salladı. Sanki biri elinde  alacakmış gibi bilyeyi eliyle sımsıkı tuttu ve diğer  eliyle çay bardağına uzandı. Öylesine mutlu bir hali  vardı ki babası gülümsemekten kendini alamadı.       --0--      Meşhur Oxford üniversitesinin rektörünün odası  alabildiğine sade döşenmiş, kitaplar dışında hiçbir  şey yok gibi. Einstein'ın dil çıkaran resmi dışında  duvarda asılı hiçbir şey yok. Papyon takmış Rektör  büyük bir nezaket gösterip sekreterin getirdiği  çayları kendi eliyle ikram ediyor.     "Süt ister misiniz?"     "Sade lütfen, biz Türkler çayı sütlü içmeyiz"    "Neler kaçırdığınızı bilmiyorsunuz." diye gülümsüyor  rektör.     "Çay iyi bir şeydir. Büyük Britanya'nın tarihte  yaptığı en iyi alışveriştir. Çinlilere Sheakspere  verdik, onlar da bize çay"    Çayları koyduktan sonra gülümseyerek yerine oturuyor.  Bir süre sessiz çaylarımızı yudumluyoruz.     "Bilgisayarımızı nasıl buldunuz Mr.Arı?"    "Olağanüstü ve hayranlık uyandırıcı. Bu konuda  inanılmaz gelişmeler kaydetmişsiniz. Duyduğuma göre  Marslılara teknoloji satıyormuşsunuz" diyorum..    Rektör başını geriye atarak kahkaha atıyor. Sonra  mahcup bir edayla gülümsüyor.     "Eh sizin hayal gücünüze yetişemesek de bir şeyler  yaptık. Kuantum bilgisayarı 20 yıllık emek ve 2 milyar  dolar gibi büyük bir bütçeyle oluşmuş en büyük  oyuncaktır. Tabi bu arada 6 tane rektörü de eskitti, o  ayrı mesele"    "Buna fazlasıyla değmiş gibi görünüyor. En son  yaptığınız çarpanlara ayırma kaç haneliydi"    "Demek haberiniz var. İki asal sayının çarpımı olan  256 basamaklı bir sayıydı. RSA'nın şimdiye kadar  geliştirdiği en büyük elektronik imzaydı. Amerikan  merkez bankasının 50 milyon doları aşan transferleri  için kullanılıyordu"    "Cray kaç yılda çözebilirdi?"    Rektör verileri hatırlamak için alnını kırıştırıp bir  süre düşünüyor.     "En son bir milyar petaflop hızına erişmişlerdi  sanırım, neydi o modellerinin adı, hah, şimdi  anımsadım, Cray Infinity. Onun işlem hızıyla RSA'nın  elektronik imzasını çarpanlarına ayırma işlemi  yaklaşık olarak sekiz milyar yıl sürerdi. Yani tüm  olasılıkları deneyerek tabi ki."    "Siz ne kadar zamanda buldunuz peki?" diye merakla  soruyorum.    "Altı saniye" diye gülümsüyor rektör. 256 girdi qbiti,  256 çıktı qbiti, 64 kuantum AND, OR, NOT ve XOR kapısı  ile tabi ki. Pyhtia için çocuk oyuncağı. Onun yanında  Cray bir abaküs gibi kalıyor"    "Pythia mı?"    "Evet, çocuklar kendi aralarında ona Pythia diyorlar.  Apollon 'a adanmış meşhur Delphi tapınağının baş  rahibesi. Geleceği gören kadın. Bizim kuantum  bilgisayarının sonuçları da kehanet gibi olduğu için  böyle bir ad takmışlar."    "Hayranlık verici, gerçekten hayranlık verici"    "Teşekkür ederim. Benimle konuşmak istediğiniz konu  nedir Mr. Arı. İki milyon dolar bağışta bulunmak  isteyen konuklarımız pek olmuyor" diyor rektör.    "Kuantum bilgisayarı ile ilgili ama önce size bir  fıkra anlatmak istiyorum."    "Çok sevinirim. Fıkralara bayılırım, her zaman gerçeği  gülümseyerek söylerler"    "Bir zamanlar büyük bir bilgisayar yapılmış. İçine var  olan tüm bilgiler yüklenmiş. Bilgisayarı göstermek ve  gücünü kanıtlamak için her ülkeden uzmanlar  çağırılmış. Uzmanlar bilgisayara sorular soruyor,  bilgisayarda bir kağıdın üstüne yazıp veriyormuş. İşte  kimi evrende kaç yıldız olduğunu sormuş, kimisi de  tarihe ait unutulmuş isimleri. Bilgisayar tek, tek  hepsini cevaplamış. Tabi bilgisayarın yapımcıları çok  gururlu. Sıra Türkiye'den katılan Temel'e gelmiş.  Temel bizim oraların fıkra kahramanıdır, sizin İskoç  fıkralarınızdaki gibi"    Rektör anlayışla gülümsüyor.    "Temel bilgisayarın karşına geçiyor, bir süre  sıkıntıyla düşündükten sonra, "ne var ne yok?" diyor.  Aslında bu Türkçe'de bir hatır sorma, selam gibi bir  şey, nasılsın der gibi. Ama bilgisayar bunu, var olan  ve olmayan tüm şeylerin bir listesini çıkar olarak  algılıyor ve bummm, bilgisayar göçüyor."    Rektör kahkahayı basıyor.     "Güzel fıkraymış. Ne var? ne yok? Asla bilemeyeceğimiz  bir şey belki de." Bir süre suskun kalıyor.     "Kuantum bilgisayarına siz de mi "ne var ne yok?" diye  soracaksınız yoksa? Gönderdiğiniz e-mailde hiçbir  ayrıntı yoktu"    "Onun gibi bir şey"    "Ne peki?"    "Bir bölü sıfır kaçtır? Pythia'ya, bunu sormak  istiyorum. Sadece o bilebilir."    "Bir bölü sıfır mı?"     "Evet bir bölü sıfır. Yani şöyle anlatayım, 1/x  fonksiyonu sıfıra doğru giderken aldığı limit değer.  Hani şu lise matematik derslerinde işlenen konulardan  biri."     "Hatırlıyorum ama aklımda kaldığı kadarıyla bu limit  tanımsızdır, yani sonsuza giden bir değeri vardır"    "Evet sıfır değeri için tekillik oluşturur, tanımsız  nokta, singularity"    "Yani sonsuz"    "Evet tanımsız bir şey ama sonsuz, sadece adı var,  kimse görmedi"    "Peki neden kuantum bilgisayarına sormak istiyorsunuz?  Sırf bir merak mı?"    "Bir çocuğu mutlu etmek için"    "Anlamadım?" diyor rektör.    "Yani içimdeki çocuğu mutlu etmek için" diyorum  gülümseyerek.     "Şimdi anladım." diyor rektör. Anlayışlı bir  psikoterapist edasıyla bana bakıyor. Onaylamıyorum ama  anlıyorum bakışları. "Büyümeyen çocuklarız hepimiz ama  bu iyi bir şey. Tabi bunun için iki milyon dolarlık  bir bağış çekini imzalamaya da hazırsınız"    "Evet"    "İlginç, çok ilginç.. Aslına bakarsanız böyle bir şeyi  daha önce Pytiha ile hiç denemedik. Yani normal bölüm  işlemini yaptık ama bu olmadı hiç. Normal bir  bilgisayar bu durumda ne yapar bilirsiniz"    "Bölümün değeri arttıkça artar ve bir noktadan sonra  floating point overflow hatası verir ve program durur.  Çıkış registerı taşar, yani bütün bitler bir değerini  alır"    "Evet tam anlamıyla öyle olur. kuantum bilgisayarı da  aynı şeyi yapacaktır muhtemelen"    "Bilmem, Pythia'nın ne yapacağını orada olup görmek  isterim"    Rektör düşünceli bir şekilde "ben de" diyor. "Dediğim  gibi bu hiç aklımıza gelmemişti. Bir bölü sıfır ha?  İçinizdeki çocuğu mutlu etmek bizi de mutlu edecektir.  Ama biliyorsunuz kuantum bilgisayarı bir tonluk mermi  atan büyük toplar gibidir"    "Almanların meşhur Büyük Bertha'sı gibi mi?"    "Evet, tam onun gibi. Biz İngilizlerin onunla hoş  olmayan anılarımız var ama benzetme doğru. Kuantum  bilgisayarı çok güçlüdür ama onun da atış yapması için  bir ön hazırlık devresi gerekir. Bize iki gün süre  vermenizi rica ediyorum, Pythia'nın hazırlanması için.  Siz de bu arada Londra'yı gezersiniz. Sadece British  Museum bile bir insanın iki yılını alabilir"    "Teşekkür ederim, tavsiyenizi dikkate alacağım"    Rektörün onaylayan bakışları altında iki milyon  dolarlık çeki imzalayıp uzatıyorum.     "Buyurun, minnettarlığımın küçük bir ifadesi"     Rektör çeki gülümseyerek alıyor.     "Pandora'ya hak vermemek elde değil. İnsan merakını  yenmek için her bedeli ödemeye hazır gibi"    "Evet" diyorum. "Kutunun içinden ne beklediğinize de  bağlı bu"    --0-      İngiltere'nin neredeyse bulutlara değecek yeşil  ovalarının arasında arabayla gidiyoruz. Direksiyonun  sağda olmasına hala alışamadım, sol elle vites  değiştirmek çok zor. Uzakta görünen devasa tesisi  parmağımla gösteriyorum.     "İşte buraya gidiyoruz"    "Bu ne şimdi?"    "Bir bilgisayar"    "Bilgisayar mı?"    "Evet bir bilgisayar. Dünyanın en güçlü bilgisayarı."    "Hayatta inanmam, bu daha çok şeye benziyor, Petkim  gibi"    "Bir kimya tesisine değil mi? Evet öyle gözüküyor.  Aslında bir kimya tesisi de diyebiliriz ama bu bir  bilgisayar, kuantum bilgisayarı."     "Kuantum bilgisayarı mı? yeni bir marka mı? Hani HAL  gibi falan."     Gülüyorum. "Hayır, hayır, bu bambaşka bir şey."    Kafası iyice karışmış karım arabanın camından tekrar  dışarı bakıyor. Hidrojen tankları, birbirinin içine  girmiş uzun boruların oluşturduğu karmaşa ve biraz  uzaktan çıkan buharıyla bir petrokimya tesisinden  farklı olmayan Kuantum bilgisayarına bakıyor.     "İyi de bu bilgisayarın klavyesiyle, ekranı nerede?"    İster istemez kahkahalarla gülmeye başlıyorum.     Karım gülmeme kızıyor. "Gülme ama, hiç böyle  bilgisayar olur mu?"    Londra'dan kiraladığımız arabayı girişin hemen  önündeki güvenlik kulübesinin önünde durduruyorum.  Girişin hemen yan tarafında ufak bir platin plaket  üzerinde "The University of Oxford, Quantum Computing  Research Center" yazıyor. Çok alçakgönüllü bir plaket.  Camı açıp güvenlik görevlisine isimlerimizi  söylüyorum,     "Mehmet Emin Arı ve Suna Arı, randevumuz vardı."    Güvenlik görevlisi önündeki bilgisayara bir şeyler  girip başını sallıyor.     "Lütfen şuraya park edin, şimdi sizi almak için biri  gelecek. Üzerinizde fotoğraf makinesi, ses kayıt  cihazı yada video kamera gibi bir kayıt cihazı yok  değil mi?"    "Hayır, hayır yok, sadece gözlerimiz"    Görevli gülümseyerek iki yaka kartı uzatıyor. "Lütfen  ziyaret boyunca bunları çıkarmayın"    Uzattığı yaka kartlarını alıp "Tamam" diyorum.     Birazdan golf sahalarındaki arabalara benzeyen üstü  açık bir ufak elektrikli araba bize yaklaşıyor.  Arabadan inen adam gülümseyerek yaklaşıyor ve ikimizle  tokalaşıyor.     "Hoş geldiniz, ben Byron Smith. Sizin gibi meşhur  konuklar her zaman gelmiyor buraya, inanın çok mutlu  oldum sizinle tanıştığıma, her zaman keyifle okuyorum  sizi."    Mahcubiyetle gülümsüyorum.    "Teşekkür ederim."    "İsterseniz önce bilgisayarı gezdireyim size, daha  sonra kontrol merkezine gideriz, sizin için  hazırladığımız program bu, tabi sizin için uygunsa"    "Tabi, tabi, seviniriz"    "O halde buyurun" diyor.     Neredeyse üç futbol sahası büyüklüğündeki tesisi yürür  gibi yavaşça arabayla gezmeye başlıyoruz. Yerlerdeki  sarı, kırmızı ve yeşil çizgilerden yeşil olanlarını  takip ediyoruz. Etrafta üzerlerinde beyaz tulumlar  olan insanlar var. Bir koşuşturmaca yok ama her şeyin  büyük bir disiplin içinde yürüdüğü besbelli. Sırayla  her yeri geziyoruz.     Sıfır Kelvine yaklaşmak için kullanılan  yoğunlaştırılmış helyum tankları heybetli birer kale  gibi yükseliyor. Bize rehberlik yapan Mr.Smith,  gördüklerimiz hakkında kısa açıklamalarda bulunuyor.    "Bunlar sıvı helyum tankları, kuantum bilgi işlemi  için atomları mümkün olduğunca sakinleştirmemiz lazım.  Ancak epeyce bir soğudukları zaman sakinleşiyorlar"    "Kaç derece?"    "0.2 kelvin, mutlak sıfırın biraz üzerinde. 1.4  kelvine kadar helyumla inebiliyoruz."    "Sonra peki?"    "Sonrası epey zor. Yüz Teslaya kadar çıkan güçlü bir  manyetik alan kullanıyoruz. Biraz ileride gördüğünüz  şu büyük transformatör yığını bunu sağlamak için. Her  şeyi çalıştırdığımızda bir kasabadan fazla elektrik  harcıyoruz. Ve tabi İngiltere'deki tüm kolaları  soğutacak kadar çok helyum" diyip gülümsüyor.     Elektrikle çalışan araba camdan bir kapının önünde  duruyor. Dışarıdan bir fabrika gibi görünmesine rağmen  içerisi modern sanatlar müzesini andıran devasa  alüminyum kirişler ve cam yığınından oluşuyor. Bürolar  ve normal bilgisayarlar var ama kuantum  bilgisayarından en ufak bir iz yok gibi.    Tam ben soracak iken Suna atılıyor, "Peki nerede bu  bilgisayar?"    "Aşağıda, yerin altında" deyip gülümsedi Mr.Smith.  Girişin biraz ilerisindeki asansörün içinde aşağıya  inerken "Neden yerin altında? sorusu aklıma takıldı".  Rehberimiz sanki beynimden geçenleri okumuş gibi,  "Büyük Magnetic rezonanans cihazının yerin altında  olması gerekiyor, yani nötr ortamda. Tabi kuantum  bilgisayarının da onun hemen altında. Aslında MR  cihazı bir kilometre çapında büyük bir bobin, 2 bin  kilometre uzunluğunda bir tel.       Asansör durunca bir odaya giriyoruz. Giymemiz için  beyaz tulum şeklinde elbiseler ve özel ayakkabılar  veriyorlar. Mr.Smith gülümseyerek "Çok hassastır"  diyor. Kurduğu cümlede "she" kelimesi dikkatimi  çekiyor. İngiliz alışkanlığı deyip önemsemiyorum.     Çok geniş bir alanın içindeyiz. Duvarda kuantum  bilgisayarının şematik gösterimi var. Bir sürü ok ve  simge. Kimyasal yapı, elektriksel yapı, bilgisayar  yapı panoları.     "Kimyasal yapı mutlak sıfıra yaklaşmak için gerekli  donanımını sağlar. Manyetize edilmiş helyum, çok  yüksek hızda berilyum izotoplarının etrafını sarar.  Yüksek manyetik alan bir helyum silindiri oluşturur.  Kuantum dolanıklığı için gerekli koşulları sağlar.  Berilyum atomları hazır hale gelince kuantum çiftleri  halinde birleştirilir. İşlemin sonucu şu ortada  gördüğünüz özel yapım elmasın ortasındaki dolanık  atomlara iletilir. Biz de çıktı değerlerini berilyum  atomlarının yaydığı foton ışıması ile ölçeriz."    "Peki girdiyi nasıl veriyorsunuz?"    "Hızlandırılmış berilyum izotoplarını argon lazerle  süper pozisyona getiriyoruz, elektronun spini ve hızı  ile girdileri belirleyebiliyoruz"    "Ya AND, OR ve XOR kapıları?"    "En kolayı. Kuantum tünellemesini aşağı spin ile  yapıyoruz. Bu bize AND kapısını veriyor, OR için  yukarı spin. XOR için ise her ikisi"    Elimle ortadaki yuvarlak alanı gösterip, "kuantum  bilgisayarı için bir programlama diliniz var mı?" diye  soruyorum.     "Evet, QUASLA dilini kullanıyoruz, yani Quantum  Assembler Language. Tıpkı assembler dili gibi ama  işlemler kimyasal, elektriksel ve atomik boyutta ama  programcılık tekniği aynı, klavye yok, hata mesajı  yok, sadece ufak atomlar".     "Güzel..." deyip gezimize devam ediyoruz. Pythia  gerçekten de güzel bir şey.     --0--      Londra'nın belki de hiç değişmeyen birkaç şeyinden  biri bu taksiler. Dışarıda ki kalabalığı ve binaları  seyrediyorum. Oxford'dan döndüğümüzden beri Suna  somurtuyor. Biliyorum birazdan patlayacak.     "İnanamıyorum sana Emin, iki milyon dolar bu"    "Olsun çok paramız var bi tanem, iki milyon dolar  eksik olsa ne olur? Hollywood, Marilyn Monroe kadar  seviyor beni. Onun kadar düzgün bacaklarım olmasa da,  senaryolarım onun kadar çok para kazandırıyor."    "İyi de bu parayı sokağa atmak için neden olamaz"    "Atmıyoruz ki..."    "Sırf bir şeyi merak ediyorsun diye iki milyon dolar  verilir mi? Evdeki ıvır zıvır oyuncaklara harcadığın  para neyse de bu çok fazla. Hem eninde sonunda bunu  deneyeceklerdir, niye bedelini sen ödüyorsun ki?"    "Lütfen, bu konuda beni eleştirme, çok para değil,  buna değer. Orada olmak istiyorum"    "Peki" deyip sakinleşmeye çalışıyor. Ona nasıl  anlatabilirim ki? Kendime bile tam olarak  açıklayamazken...      Suna akşam yemeğinde biraz daha sakin. Dışarıda nefis  bir Londra manzarasına bakıp konuşmadan yemeklerimizi  yiyoruz.     "Ne bu kuantum bilgisayarı?"     "Kuantum fiziği ilkesiyle çalışan farklı bir  bilgisayar"    "Neydi şu kuantum, tekrar anlatsana. Hani hem canlı  hem de ölü olan şu kedi"    "Schrödinger'in kedisi"    "Ayıp etmiş, insan kedisini deneyde kullanır mı?"    Kahkahayla gülüyorum, tabi Suna da. Sonunda barıştık.     "Hayali bir deney o, Schrodinger öyle bir şey yapmaz,  efendi adamdır, kedileri de sever. Ben kendisine  vekilim"    "Kediler adına çok sevindim, şu kuantum fiziğini  tekrar anlatsana, hiçbir şey anlamamıştım"    "Bu gayet normal, onu bulanlar bile anlamıyor"    "Eh bu da iyi, peki bu adamlar neyi buldu? Kedilerle  alıp veremedikleri ne?"    "Kedilerle bir sorunları yok, taktın sen de. Onlar  daha çok fotonlarla ilgililer. Işığı oluşturan  fotonlar tuhaf davranıyorlar."    "Nasıl tuhaf?"    "Sağduyuya aykırı hareket ediyorlar. Aynı anda iki  yolu takip ediyorlar. Biri onları gözetlerse birden  ciddileşip tek bir konuma geçiyorlar"    "Aynı anda iki yolu mu takip ediyorlar? Bu aynı anda  iki yerde bulunmak demek değil midir?"    "Evet, tam tamına öyle."     "İnan hiç anlamadım."    "Dediğim gibi kimse anlamıyor. Doyurucu bir açıklama  hiç yapılmadı"    "Peki kuantum bilgisayarı ne oluyor?"    "O da tuhaf bir şey. Normal bir bilgisayarda veri bit  denilen ufak birimlerde saklanır. Lamba gibi düşün, ya  açık yada kapalı, bir yada sıfır değerini alabilir."    "Eh sonunda makul bir şey söyledin."    "Kuantum bilgisayarında ise veriler kuantum bit yada  kısaca qbit denilen kuantum sistemlerinde saklanıyor.  Bir qbit aynı anda hem sıfır hem de bir değerini  alabilir. İkisi bir arada. Yani lamba hem açık hem de  kapalı."    "İşte yine başladık. Böyle tuhaf şeylerle uğraşan  insanların kedi düşmanı olması beni hiç şaşırtmadı.  Bir lamba nasıl olur da hem açık hem kapalı olur"    "Kuantum lambası ise olur. Sen bakıncaya kadar aynı  anda hem açık hem de kapalı olacaktır ama biri lambaya  baktığında ya açık olacaktır ya da kapalı.     "Yine başladık."    "Her neyse bu özelliği kullanarak bir bilgisayar  yaptılar. Aslında yaptıkları 256 tane berilyum atomunu  zapt-ı rapt altına almaktan başka bir şey değil. Bir  qbit, iki değeri aynı anda taşıyabildiği için sekiz  qbitten oluşma bir qbyte aynı anda 256 değeri de  taşıyabilir. Normal bilgisayarda iki byte değerini  çarptığın zaman aslında iki sayıyı çarparsın ama iki  qbyte değerini çarptığında aynı anda 256 çarpım işlemi  yaparsın. Tek hamlede 256 sayıyla diğer iki 256 sayıyı  çarpabilirsin. Eğer elinde 64 tane qbit varsa, iki  üzeri 64 tane sayı bir anda işleme sokabilirsin"    "Ne kadar sayı?"    "Yaklaşık olarak on üzeri yirmi"    "Bu büyük bir sayı mı?"    "Oldukça, faturalarında görmek istemediğin kadar büyük  bir sayı. Sıradan bir bilgisayar aynı işlemi ancak bir  milyon saniyede yapabilir ama kuantum bilgisayarı bu  işi saniyenin milyonda birinde yapabilir"    "Oldukça hızlı"    "Evet, inanılmaz derecede. Eğer elinde 128 tane qbit  varsa 30 çarpı on üzeri 37 değeri gibi bir hıza  erişirsin."    "Yani?"    "Evrenin oluşumundan bu yana 14 milyar yıl geçti. Buna  bir birim evren zamanı dersen, sıradan bilgisayarın bu  işlemi yapabilmesi için on milyar tane on milyar evren  zamanına ihtiyacı var"    "Çok güzel, sabreden derviş hesabı görmüş mü  diyeceğiz?"    Kahkaha atıyorum.     "Evet, öyle"    "Peki bu kuantum bilgisayarını nerede kullanıyorlar?"    "Eh, aylık aile bütçesini bulmak için değil tabi ki.  Bir çok yerde kullanılıyor ama en çok şifre kırmak  için. Yani çarpanlara ayırma işlemi, rektörün övündüğü  oydu"    "Bunda övünülecek ne var ki? 15, üç ile beşin çarpımı  değil mi?"    "Küçük sayılarda öyle ama çarpanları büyük asal  sayılar olan sayılar için çok zor. Bilgisayarların  hesaplaması milyarlarca yıl alabilir. Zaten güvenliği  sağlayan da bu. Kimse bu sayıları bulamaz  sanıyorlardı. Düşünsene 132 basamaklı büyük sayılar,  tüm şifre bu sayılara dayanıyordu ama işte 256  berilyum izotopu şifreyi çözüverdi."    "Bütün o devasa fabrika 256 atomu disiplin altına  almak için mi?"    "Evet."     "Şanslı atomlar"    "Oldukça. Tabi artık elektronik imza kullanılmıyor.  Güvenliği kalmadı, onun yerine kuantum şifrelemesini  satıyorlar"    "O ne diye sormayacağım, bu gecelik bu kadar kuantum  yeter. Hem kedileri severim ben"    --0--    Başımızdaki güvenlik kaskları ve gözümüzdeki  anti-lazer gözlükleriyle oldukça tuhaf görünüyorduk,  tıpkı metal kaynakçıları gibi. Bilimsel bir deneyin  şanslı gözlemcilerinden çok sanki ne olacağını  bilemediğimiz bir ruh çağırma seansı için bir araya  toplanmış meraklılar gibiydik. Altı kişi ortadaki  büyük titanyum masanın etrafında çemberin etrafında  ayakta duruyorduk. Qbit çıkış registerına bu kadar  yakın olmak bir ayrıcalıktı çünkü görevliler dışında  kimsenin bu kadar yaklaşmasına izin verilmiyordu. Yanı  başımda duran Suna ve Rektör'le birlikte ortadaki  piramit şeklinde kesilmiş büyük elmasa bakıyorduk.     Elmas, etrafını saran ufak kanalların metalik  görüntüsüyle dev bir yüzüğe benziyordu. Hani şu tek  taş dedikleri gibi.    Rektör kontrol masasına dönüp başını hafifçe salladı.     İşareti alan ekip birden hummalı bir faaliyete  başladı. Derinlere dalmakta olan bir denizaltındaymış  gibi emirler veriliyor ve sonra yüksek sesle cevaplar  geliyordu.     "Kuantum işlemi için soğutma başlasın, helyum akışı"    "Kuantum işlemi için soğutma başlatıldı, qbit  hücrelerine sıvı helyum akışı başladı"    Ortadaki büyük piramit elmasın kenarlarından çıkan  beyaz duman eski zaman büyücülerinin tuhaf şeyler  kaynattıkları kazanların bir eşi oluvermişti.  Etraftaki ölgün sarı ışık ortamı daha da bir gizemli  hala getirmişti.     Çıkan duman arttıkça artıyordu. Suna bana yaklaştı.  Besbelli ki ortaçağdan fırlayıp gelmiş gibi duran bu  görüntü onu ürkütmüştü.    "qbit hücre sıcaklığı iki Kelvin, manyetik rezonans  başlatılsın"    "Manyetik rezonans kademesi başlatılıyor, maksimum  değer 100 Tesla"    "qbit hücresi 1, 2,... 128. giriş registerleri tamam,  1,2,... 128 çıkış registerleri tamam, 100 tesla değeri  onaylandı, manyetik silindir devrede"      Manyetik rezonansın devreye girmesiyle hafif bir  vınlama sesi her yeri kapladı. Yüksek frekanslı  manyetik alanın metal parçalarda yarattığı titreşim  sesin oluşmasını sağlıyordu sanırım. Ufak bir metal  parça yerinde titreşiyordur. Bu kadar yüksek bir  manyetik alan ufak bir arabayı tüy gibi yerden  kaldırabilir.     "Ne güzel" dedim içimden. Her şey var. insanın kanını  dondurabilecek bir buhar ve ses. Eksik olan tek şey  parlak bir ışık diye geçirdim içimden. Işık olsun,  Fiat lux!    Sanki birileri beni duymuş gibi tekrar bir komut  zinciri başladı.     "Berilyum kuantum süper pozisyonu için lazer girişimi"    "Argon lazerler açıldı"    Ortadaki parlak elması çevreleyen kanalların içinde  mavi lazer çizgileri belirmeye başladı. Önce belirsiz  çizgiler halinde, sonra dümdüz yakıcı ışın demetleri.     Görüntü muhteşemdi. Piramit şeklindeki büyük elmasın  etrafını çeviren kanallardan akan mavi lazer ışıkları  elmasın kristalinde çoğalıyorlar, onu ve tüm odayı  inanılmaz bir mavi ışığa boğuyorlardı. Önleri gümüşle  kaplı anti-lazer gözlüklerden, üstümüze giydiğimiz  kevlar elbiselerden ama her yerden yansıyorlardı.     Sanki hayali binlerce ufak çizgi hiç durmamacasına  birbirlerini kovalıyorlar, kendi aralarında  oynadıkları bu oyundan memnun, bizi ve hiçbir şeyi  umursamadan her yere dağılıyorlardı.     Sonunda elmas piramit, içinden eski zaman ruhlarından  birini çıkartacakmış gibi bir mavi ışık halesine  dönüştü. Şimdi artık elması zorlukla seçebiliyordum.  Sadece masmavi bir küre vardı orada. Hiç görmediğimiz  ve neredeyse ürpertici olan görünümüne rağmen hepimiz  ışığa doğru eğildik.     "Bu kadar ışık sadece lazerlerden mi geliyor?" diye  bağırdım.    Aslında bulunduğumuz yerde o hafif vınlama dışında  hiçbir ses yoktu. Niye bağırdım bilmiyorum?    "Hayır. Argon lazerle kuantum süper pozisyonuna  getirilmiş berilyum atomları kararsız duruma geçerler.  Orbitlerindeki elektronlar sürekli olarak aynı anda  iki konumda gerçekleştirdikleri için sürekli foton  yayarlar."     "Yani ışık" dedi karım.     "Evet, ışık, lux aeterna (ebedi ışık)" dedi rektör  fısıltıyla.     Sanki tanrısal bir ilham almış gibi mavi ışık topuna  bakarken, "QUASLA bölüm programını çalıştırmak için  hazırız, işlem başlangıcı için onay bekleniyor" diye  bir ses geldi arkadan.    Kimsenin sesin nereden geldiğine bakacak hali yoktu.  Rektör sadece "evet, programı çalıştıralım. İçimizdeki  çocuğu mutlu edelim bakalım" dedi.    "Bölme işlemi başlatılsın. Giriş yazmaçları, ilk qbit  bloğu 1, ikinci qbit bloğu 0.5, kuantum dolanıklığı  başarılı, ortam kirlenmesi sıfır"    Mavi ışık biraz daha arttı.     "Çıkış qbit register değeri 2"    "Bir bölü 0.5 eşittir iki" dedim.     "Beklenen bir sonuç" dedi rektör.     "Bölen yazmacı 0.2, sonuç yazmacı 5, kuantum  dolanıklığı başarılı, matematiksel uyum başarılı"    Kontrol panelinin önünde duran ve görmediğim adamın  söylediği rakamlar azaldıkça vınlama ve mavi ışık da  artıyordu.     Rakamlar küçüldükçe nefes alış verişlerimiz de giderek  artıyordu.     "İkinci basamak: 0.05, 0.04, 0.03, 0.02, 0.01, çıkış  değerleri, 20, 25, 33.3, 50, 100"    "Devam" dedim, "lütfen devam edin."     "Üçüncü basamak: 0.005, 0.003, 0.002, 0.001, çıkış  değerleri, 200, 333, 500, 1000"    "Dördüncü basamak: 0.0005, 0.0003, 0.0002, 0.0001"    "Onuncu basamak :0.0000000005, 0.0000000004,  0.0000000001"    Çıkış register 10.000.000.000 değerine gelince artık  mavi ışık kaskatı duruyordu. Sanki elimi uzatsam  yakalayacaktım.     "Sıfır, lütfen hadi sıfır" dedim heyecanla.    "Son basamak değeri, Sıfır nokta sıfır sıfır, sıfır,  sıfır..." dedi başka bir heyecanlı bir ses.     "Çıkış register değeri" dedi aynı ses ama durakladı.  "Çıkış register değeri okunamıyor, değişken ve stabil  olmayan register değeri, okuma için işlem tekrar  başlatılıyor ".    Mavi ışığın ortasında, birden nereden geldiğini  bilemediğim beyaz hareler çıkmaya başladı. Belli  belirsiz görünüp kayboluyorlardı. Utangaç ateş  böcekleri gibi. Beyaz ufacık bir sürü nokta. Kendi  aralarında oyun oynuyorlar.    "İşte tam sırası, şimdi, evet şimdi. Hadi Pythia, bana  en büyük düşümü ver." dedim içimden.         Sağ elimde deminden beri duran mavi bilyeyi sıkıca  kavradım. Bir metre mesafeden kaçırmam olanaksızdı.  Bilyeyi çocukken yaptığım gibi baş ve işaret  parmaklarımın arasına aldım ve fısıltıyla "baş altı,  yakala ufaklık" deyip mavi ışığa doğru fırlattım.     Elimden fırlayan mavi bilye yumuşak ve çocuksu bir  eğri çizerek ışık küresinin üstüne düştü. Kürenin tam  üstüne gelince sanki görünmeyen hızlı bir el onu  yakalamış gibi birden durdu ve ışık küresinin hemen  beş santimetre kadar üstünde öylece asılı kaldı.     Manyetik rezonans? Hayır, hayır, bilye camdır. Helyum  çıkışı? Hayır.     Herkes nereden geldiği belli olmayan bilyeye  bakakalmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Karım  dahil herkes ışık küresine öylesine dalmışlardı ki  bilyeyi fırlattığımı kimse görmemişti, tabi kameralar  hariç.     Bilyeyi önündeki ekranda fark eden kontrol panelinin  başındaki adam "işlemi durduruyorum" diye bağırdı.    "Hayır durun, bir saniye durun, lütfen böyle durun"    Ne kadar yalvar yakar olsam da sistemi durdurma  prosedürlerine başlamışlardı. Yine de birden  kapatamazlardı. Bir şansım olabilirdi.     Elmasın çevresindeki herkes donakalmıştı.     Mavi bilye, onu izleyenlerin dikkatini yeteri kadar  topladığına ikna olmuş bir pop star gibiydi. Herkes  susunca gösterisine başladı. Yavaşça, neredeyse  yuvarlanıyormuş gibi mavi ışığın içine, elmasa doğru  kaymaya başladı. Hayranlıkla onu seyrediyordum.    Düşmüyordu, kayıyordu. Yerçekimi sanki hiç umurunda  değilmiş gibi hareket ediyordu. Işığa sevdalı aşık ama  onurlu bir aşık gibiydi. Kendini teslim etmeden önce  aşığından emin olmak isteyen bir kadın gibi nazlıydı.  Sonra birden kendi etrafında hızla dönmeye başladı. Ne  kadar hızlı döndüğünü kestiremiyordum. Lazer  ışıklarının kesiştiği noktaya gelince dönüş hızını  anlayabildim. Etrafında dönerken mavi lazer  çizgilerini yukarı dağıtmaya başladı.     Yukarı doğru yayılan mavi lazer çizgilerinden bir ışık  konisi oluşmuştu. Koninin sivri ucu bilyeden başlıyor  ve sonra yukarı doğru geniş bir açı ile büyüyordu.     Bilye Kendi etrafında o kadar emin dönüyordu ki, en  ufak yatay veya düşey titreşim olmadan, ekseninden  milim sapmadan inanılmaz bir hızda dönüyordu. Etrafına  yaydığı ışık cennetiyle, güzelliğinden emin bir gelin  gibi yavaşça aşağıya hareket ediyordu.     Yavaşça süzülürken üstünde bir taç gibi duran mavi  ışık konisinin açısı da küçülüyordu.     Aşağıya doğru, mavi ışığın göbeğine aktı, aktı,  aktı...    Ve gözden kayboldu. Artık görünmüyordu. Mavi ışık  konisi de, dümdüz dikey bir çizgiye dönüştü ve onunla  birlikte birden yok oldu.     Hala şaşkınlıkla bakıyorduk. Mavi bilye kaybolduktan  iki saniye sonra elmasın çevresindeki ışık küresi de  kayboldu. Büyük yüzükteki lazer çizgileri silindi ve  elmas piramit tekrar göründü.    Hemen ileride duran bir ışıklı panoda SYSTEM SHUT DOWN  yazısını gördüm. Tüm ışıklar yandı, vınlama sesi  kesildi.     Öylece duruyordum. Gözlerimi kıstım, dikkatlice  baktım. Elmas piramidi saran titanyum bloğun  çevresinde mavi bilyemi aradım.     Yoktu. Tanrım yoktu. Şükürler olsun ki yoktu. Başından  beri ben haklıydım.     Neredeyse sersemlemiş bir halde dururken, kontrol  odasında bir telaş başladı. İngilizler çıldırmıştı.     "O mavi bilyeyi bulun, bulun onu, ne yaptınız Mr.Arı,  bu ne sorumsuzluk" diye bağırıyordu Rektör.     Ortasında büyük elmasın olduğu dev yüzüğün üstünde bir  robot kol hızla hareket ederken gözlüğümü ve kaskımı  çıkarttım. Büyülenmiş gibi hala önüne bakan Suna'nın  elinden tuttum ve dışarı çıktık.     --0--        Heatrow havaalanının bekleme salonunda Suna ile  alüminyum bir bankta oturuyoruz. Time dergisinin  "Where blue marble goes? (mavi bilye nereye gitti?")"  başlıklı haberini keyifle okuyorum. Tanrım sigara  içecek bir yer olsa keşke. Yazıyı hazırlayanın  heyecanı her kelimeden hissediliyor. Yapılan kuantum  işlemini ve Pythia'yı sıradan insanın anlayabileceği  kadar basitleştirerek bir ufak köşede anlatıyordu.    Kameraların çektiği sekanslardan mavi bilyenin  hareketlerini bir seri kare olarak göstermiş.  Resimlere tekrar baktım. Bilyeyi atarken gösteren  resmin hemen altında "Çılgın Türk yazar bilyeyi  atıyor" cümlesini görünce sesli olarak güldüm.     Haberin geri kalanında mavi bilyeye ne olduğuna dair  spekülatif uzman yorumları vardı. En basit açıklama,  mavi bilyenin 0.2 Kelvin derecede 100 tesla manyetik  alan altında eridiği ve helyum akışıyla birlikte  dışarı atıldığıydı. Bu akla gelen ilk ve en basit  çözümdü. 0.2 Kelvin sıcaklığı İngiliz fıkraları kadar  soğuk olduğu için camdan oluşma bilyenin nasıl eridiği  açıkta kalan bir soruydu. Bilyenin içindeki az  miktardaki demirin, manyetik alanda inanılmaz bir  hızda titreştiğini ve bu titreşimin hızla ısıya  dönüşerek bilyeyi eritebileceği bir cevap olabilirdi.  Muhtemelen bilyeyi kendi etrafında çılgınlar gibi  döndüren de buydu. Yine de uzmanın dediği gibi  "Bilyeyi incelememiz gerekir ama tonlarca helyum  içinde on gramlık mavi bilyenin artıklarını bulmak  neredeyse imkansız."    Daha heyecanlı ve hayal gücü geniş fizikçiler ise  bilyenin 1/0 işleminin sonucu olduğunu ileri  sürüyorlardı. Kopenhag okuluna neredeyse düşman olan  bu anarşist fizikçi grubu (kendilerini böyle  adlandırıyorlardı ya da dergi olayı abartmıştı), bölüm  işlemi sonucu ortaya çıkan kuantum belirsizliğinin,  bilyenin varlığı ile sonuca doğru yıkıldığını ve  bilyenin bölüm işleminin sonucu olduğunu yani sonsuza  eşit olduğunu iddia ediyorlardı. Bu sonsuzun ne olduğu  ise belirsizdi. Sonsuz boyut olma ihtimali çok  yüksekti. Bilyenin tüm atomları sonsuza dağılmış veya  sonsuza eşitlenmişti. En basit deyimiyle matematiksel  buhar olmuştu.     Anti-madde teorisi ise pek ilginçti. Basit ama çekici  bir mantığı vardı. Bir bölü sıfır sonsuza eşit  olduğundan, bu sonucu sıfırlayacak değerin de eksi  sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Sonsuz artı eksi  sonsuzun sıfır olduğu dalga denklemlerinin sıfıra  yıkılmasıyla ortaya çıktığı aşikardı. O halde bir  kuantum sistemi olarak bilye, ister istemez eksi  sonsuz değerini varsaymıştı. Eksi değer ise bir madde  için anti-madde demekti. Bundan çıkan sonuç ise,  anti-maddeye dönüşen bilyenin hemen madde ile birleşip  yok olmasından başka bir şey değildi. Bu da bilyenin  nereye gittiğini açıklıyordu. Bilye bir yere  gitmemişti, sadece yok olmuştu. Hem de hiç  olmamışçasına.     Her halükarda, başlangıçta basit bir kuantum  bilgisayarı işlemi görünen ama birdenbire yeni bir  kuantum gerçekliği olarak karşımıza çıkan deneyin  (artık deney diyorlardı) aynı şartlar altında ve çok  sıkı bir veri akışı ve gözlem ile tekrarlanması  (kuantumda gözlem mi?) konusunda tüm uzmanlar hem  fikirdi. Hatta deneyin birebir tekrarlanması için  çılgın yazarın da tekrar deneyde yer almasını söyleyen  Princeton'lu bir fizikçi bile vardı. "Kuantum  fiziğinde gözlemcinin varlığı gözlenen sistemi  değiştirdiğine göre gözlemcinin varlığı kaçınılmaz bir  önem taşımaktadır. Gözlemci, yani bilyeyi atan kişi,  deneyin nesnel bir girdisi değil öznel bir parçasıdır  çünkü bilyeyi atan kişinin kuantum varoluşu bile  deneyi etkileyebilir" diyerek oldukça cüretkar bir  mistik zihinsel sıçrama yapıyordu.     Bu açıklama bana pek bilimsel gelmese de, bir an için  yeni kuantum deneylerinde bilye atmak için dünyayı  dolaştığımı hayal ettim. "Biz hazırız Mr. Arı, hadi  bilyeyi atın" diyorlar ve ben gösterişli bir şekilde  bilyeyi atıyorum. Tanrım, bilimsel sorumluluklarımdan  kaçamam ki!    Oxford üniversitesi en kısa zamanda deneyi tekrarlamak  istiyordu ama çılgın yazarı bir daha görme konusunda  hiç de istekli değildiler. Hatta bilgi işlem sırasında  uyulması gereken prosedürlere göre davranmadığı için  onu dava etmeyi düşünüyorlardı.     Sonuçta olay, "bir deli kuyuya taş atmış kırk akıllı  çıkaramamış" gibi gösterilmişti.     Time dergisinin makalesi, fotonlardan sonra mavi  bilyenin de bilim dünyasını epey bir meşgul edeceğinin  kesin olduğunu söyleyip, yazının başlığı ile aynı olan  şu çarpıcı cümle ile bitiyordu "Mavi bilye nereye  gitti?"     "Mavi bilye nereye gitti Emin?"    Dergiden başımı kaldırıp cevaplıyorum "bir başka  paralel evrene, bir başka zamana"     "Nasıl ama?"    "Benim teorime göre, Pythia bir bölü sıfır değerine  gelince çıkış yazmacındaki qbitler de sonsuz değere  doğru gitti. Onlar normal bir bilgisayardaki gibi  çıkış yazmacının taşacağını sandılar ama öyle olmadı.     Quantum polarizasyonundaki tüm berilyum atomları aynı  anda tüm olası paralel evrenlere zıpladı. Bunun  sonucunda tüm paralel evrenlerin hepsi üst üste bindi.  Aynı anda tüm paralel evrenler aynı zamanda  birleştiler ve uzun bir kapı zinciri oluşturdular. Bir  başka deyişle, tüm zamanlar tek bir evrende birleşti  yada tek bir evren tüm zamanlara yayıldı. Kuantum  açısından ikisi de eşdeğerdir. Sonsuz sayıda evrenin,  sonsuz sayıda kapısı."    "Kapı mı? Ne kapısı?"    "Evet, farklı yerlerdeki duran tüm paralel evrenlere  geçiş kapıları. Hepsi de bir bölü sıfır işleminde üstü  üste çakıştılar ve hepsi de birer, birer açıldı"    "Bilye peki?"    "Açılan kapılardan geçerek kayboldu"    "Nereye gitti?"    "Bilye cennetine. Tamam kızma. Her geçtiği paralel  evrende kuantum dalga denklemini bir duruma yıktı"    "Şunu benim anlayacağım şekilde anlat lütfen"    "Yani bilye geçtiği her kapıyı ardından kapattı"    "Nereye gitti peki? Hala anlamadım."    "En son kapadığı kapının ardındaki paralel evrene ve  zamana. Yani Phytia bir tür zaman makinesi gibi  çalıştı. Bilyeyi başka bir zamana ve evrene fırlattı"    "Hangi evren, hangi zaman?"    "Orada bir yerde, sonsuz paralel evrenlerden birinde,  herhangi bir zamanda"    "Bir şey anlamadım. Neyse en azından hiçbir kedinin  canı yanmadı ya. Peki neden ama o mavi bilye? Sen onu  çok severdin. Hani yedi yaşındayken kumsalda bulduğun  bilye değil mi o? Kasanda sakladığın, anlatmıştın ya"    "Evet o bilye"    "Niye onu attın peki?"     "Bilmem yanımda başka bir şey yoktu"    "Üfff anlayamıyorum seni inan! Niye gülümsüyorsun  öyle? Bir ışık gösterisi için iki milyon doları sokağa  attın ama ermiş gibi gülümsüyorsun"    "Bi tanem inan açıklayamam."    "Peki, peki, en azından mutlu olmana sevindim. Seni  dava edecekler mi gerçekten?"    "Hadi canım, asıl ben onları dava ederim. Bilyemi geri  vermediler, ukala İngilizler"    Suna kahkahalarla gülüyor.     "Deli adam seni çok seviyorum"    Birden kahkahası kesiliyor.     "Yoksa? Bir dakika, aman Tanrım buna inanamam!"    Gülümsüyorum.     --0--    Siyah önlük ve beyaz yaka takan ilkokul öğrencileri  elindeki mavi bilyeyi arkadaşlarına gösteren sarı  saçlı çocuğun etrafında toplanmışlar, merakla daha  önce görmedikleri kadar güzel mavi bilyeye  bakıyorlardı.     "Nerden aldın?"    "Almadım. Yazın kumsalda buldum. Gökten düştü, çok  yukarıdan"    "Gökten bilye düşmez, uçaktan mı attılar?" dedi bir  başka çocuk.     "Hayır, gökten düştü, buluta bakıyordum, buluttan  düştü"    Çocuklar kahkahalarla güldüler.     Kimse ona inanmıyordu. Gözleri yaşlandı. Yedi yaşının  en büyük serveti olan mavi bilyeyi avucunda sıkıp  sıraya girmek için koştu.     İstiklal marşı okunmadan önce öğrencilerini sıraya  sokmaya çalışan öğretmen çocuğun gözündeki yaşları  fark etti.     "Ne oldu Emin?"    O daha cevap vermeden çocuklardan biri "öğretmenim bir  bilye bulmuş, gökten düştüğünü söylüyor" dedi. Sırada  bir kahkaha tufanı başladı.     Ağlamaya başladı, bu kadarı çok fazlaydı. Mavi  gözlerinden şıpır, şıpır damlalar akmaya başladı.     "Bakayım bir" dedi öğretmen.     Çocuk tedirgin bir yavaşlıkla cebinden mavi bilyeyi  çıkartıp aşık olduğu öğretmeninin eline koydu.     Genç ve güzel öğretmen mavi bilyeye dikkatle baktı.     "Ne güzel bir bilye? Gökten mi düştü?"    Gözlerini silen çocuk, "evet, öğretmenim, gökten  düştü"    "Kimse sana inanmıyor değil mi?"    "Hiç kimse, Annem bile"    "Olsun, ben sana inanıyorum. Bilye gökten düştü. Kimse  inanmasa bile sen kendine inan, hep sakla bunu" dedi.  Sonra çocuğun gözyaşlarını eliyle silip, yumuşak bir  el hareketiyle sarı saçlarını düzeltti. Bilyeyi onun  minik eline koydu ve gülümsedi. Küçük oğlan çocuğu  öğretmenine yine aşık olmuştu işte. Öğretmeni ona ne  zaman gülümsese, o hep aşık oluyordu. Öğretmeni  gülümsesin diye de çalışkan bir öğrenci olmuştu ya.     "Hadi çocuklar, sıraya girin bakalım, istiklal marşı  ve and okunacak"    Morali düzeldi. Küçük elleriyle bilyeyi sıkıca tekrar  kavradı. Avuçlarının içindeki sertliğini hissetti.  Bilye onun bu dokunuşuna cevap verdi.     Bir an için, sanki elinde sıkıca tuttuğu mavi bilyeyi  ona gönderen biri varmış gibi hissetti. Çok uzaklardan  ona bakan ve onu çok seven biri. Bir hediye  göndermişti. Bir çocuğun saflığı ile hemen inandı  buna. Başını göğe kaldırıp bir buluta baktı ve  "Teşekkür ederim" dedi içinden. Ve söz verdi kendi  kendine, öğretmeninin dediği gibi "Hep saklayacaktı".    Siyah önlükler içindeki rengarenk çocuk kalabalığı  coşkulu bir şarkı gibi "Türküm, doğruyum çalışkanım"  diye bağırırken, sarı saçlı oğlan çocuğu bir daha asla  yaşayamayacağı bir mavi içinde ve ancak bir çocuğun  olabileceği kadar çok mutluydu..       
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.