Bir öğrencinin yurduna sığan gelecek
Arif Çayan yazdı...Bir öğrencinin yurduna sığan gelecek
Bir anne için üniversiteyi kazanan evladının sevincinden hemen sonra gelen ilk soru çoğu zaman aynıdır:
“Peki nerede kalacak?”
Bir baba için de durum farklı değildir. Çocuğunu başka bir şehre göndermek, yalnızca eğitim masrafını düşünmek değildir. Başını güvenle koyacağı bir yer bulabilecek mi, yurdu çıkacak mı, yalnız kalacak mı diye geceleri hesap yapmaktır.
İşte önceki dönem Gençlik ve Spor Bakanı, AK Parti İzmir Milletvekili Mehmet Muharrem Kasapoğlu’nun İzmir’de öğrenci yurtlarına ilişkin yaptığı açıklamaları dinlerken benim aklıma rakamlardan önce bunlar geliyor.

Kasapoğlu, İzmir’de yaklaşık 200 bine yakın üniversite öğrencisinin bulunduğunu, bu yıl 42 bin 386 yeni öğrencinin daha kente geldiğini söylüyor.
Dile kolay…
42 bin 386 yeni öğrenci.
Aslında 42 bin 386 ayrı hayat demek.
42 bin 386 farklı aile, farklı umut, farklı gelecek hayali…
Kimi doktor olmak için geldi İzmir’e.
Kimi mühendis olmak için.
Kimi öğretmen, kimi hukukçu, kimi akademisyen olmanın peşinde.
Kim bilir içlerinden kaçı ailesinde üniversiteye giden ilk çocuk?
Kasapoğlu’nun açıkladığı yurt rakamları tam da bu yüzden yalnızca bir istatistik olarak görülmemeli.
Onun verdiği bilgiye göre 2002 yılında İzmir’de 9 bin olan yurt kapasitesi bugün 42 bine ulaşmış durumda. Bunun 25 bini kız, 17 bini erkek öğrencilere ayrılmış. Kasapoğlu bu değişimi yüzde 460’lık bir kapasite artışı olarak ifade ediyor.
Fakat benim için meselenin en çarpıcı tarafı başka.
Kasapoğlu, bu yıl İzmir merkezde yurt için başvuran 13 bin öğrencinin tamamının yerleştirildiğini ve artık boş kapasiteden söz edilebildiğini söylüyor.
Bir zamanlar “Yurt çıkar mı?” diye bekleyen ailelerden bugün boş kapasitenin konuşulduğu bir noktaya gelindiğinin ifade edilmesi önemli.
Çünkü öğrenci için barınma, eğitimin dışında kalan bir mesele değildir.
Barınma, eğitimin kendisinin bir parçasıdır.
Başını nereye koyacağını bilmeyen bir gençten dersine odaklanmasını bekleyemezsiniz.
Her ay kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen bir öğrenciden yalnızca sınavlarını düşünmesini isteyemezsiniz.
Ailesinin ekonomik sıkıntısını omuzlarında taşıyan bir gencin zihnini tamamen geleceğine vermesi kolay değildir.
Bu nedenle yurt dediğimiz şey dört duvar ve bir yataktan ibaret değildir.
Bazen o oda, bir gencin hayata tutunduğu ilk bağımsız alanıdır.
İlk kez kendi düzenini kurduğu yerdir.
Annesinin hazırladığı bavulu açtığı, babasının verdiği harçlığı dikkatlice bölüştürdüğü, geceleri ailesiyle görüntülü konuştuğu yerdir.
Belki sabaha kadar sınava çalıştığı masa da oradadır.
İlk arkadaşlıkları da…
İlk başarısızlığı, ilk başarısı, ilk büyük hayali de…
Kasapoğlu’nun “yurtlarımız beş yıldızlı otel zincirleriyle rekabet ediyor” sözü doğal olarak dikkat çekiyor.
Ama bana sorarsanız bir öğrenci yurdunun gerçek yıldızı kapısındaki tabelada değil, içindeki öğrencinin hayatında yanar.
Bir genç, “Kalacak yerim var, artık dersime bakabilirim” diyebiliyorsa…
Bir anne çocuğuna telefon açıp “Oğlum, kızım, rahat mısın?” dediğinde gönül rahatlığıyla “İyiyim anne” cevabını alabiliyorsa…
İşte asıl değer oradadır.
Kasapoğlu’nun İzmir’i “üniversiteler şehri” olarak tarif etmesi de bu noktada anlam kazanıyor.
Çünkü bir şehrin üniversite şehri olması sadece kampüslerinin büyüklüğüyle ölçülemez.
Öğrenciye nasıl baktığıyla da ölçülür.
Onu barındırabiliyor mu?
Güvende hissettirebiliyor mu?
Eğitim hayatını sürdürebileceği şartları oluşturabiliyor mu?
Kasapoğlu, öğrencilerin artık “İzmir’e gelince nerede kalacağım?” endişesini taşımadığını söylüyor.
Bu cümle gerçekten gerçekleşen her öğrenci için son derece kıymetli.
Çünkü bazen bir devlet hizmetinin büyüklüğünü milyarlar değil, tek bir annenin içinin rahat etmesi anlatır.
Tek bir öğrencinin “Yurdum çıktı” diye ailesini ararken sesindeki sevinç anlatır.
Bugün yurtlarda kalan gençlerin büyük bölümü birkaç yıl sonra hayatın içine karışacak.
Bir hastanede nöbet tutacaklar.
Bir okulda çocuklara ders anlatacaklar.
Bir fabrikada üretim yapacaklar.
Bir laboratuvarda çalışacaklar.
Belki kendi şirketlerini kuracaklar.
Belki ülkenin başka şehirlerinde başka gençlere yol gösterecekler.
Ama yıllar sonra üniversite dönemlerini hatırladıklarında muhtemelen çok küçük ayrıntılar kalacak akıllarında.
İzmir’e ilk geldikleri gün…
Kapısını açtıkları oda…
Masalarının üzerindeki kitaplar…
Bir bardak çay…
Gece yarısı edilen bir telefon…
Ve “Burada benim de bir yerim var” duygusu.
Kasapoğlu’nun açıkladığı 42 bin kişilik kapasitenin ardında aslında böyle binlerce küçük hikâye var.
Siyasetin rakamlarla konuşması doğaldır.
Ama o rakamların içinde insanı görebildiğimiz zaman yapılan işin anlamını daha iyi kavrarız.
Çünkü bazen gelecek çok büyük salonlarda kurulmaz.
Bazen küçücük bir çalışma masasının başında kurulur.
Bir kitapta, bir sınav gecesinde, bir öğrencinin kurduğu hayalde…
Ve bazen gerçekten de bir öğrencinin yurduna koca bir gelecek sığar.

Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.