CHP'li Oran'dan "En İyiler En Ön Cepheye"

CHP'li Oran'dan "En İyiler En Ön Cepheye"

Cumhurbaşkanı adayı ve milletvekili adaylıklarının nasıl belirlenmesi gerektiğine dair görüşlerini En İyiler En Ön Cepheye ismiyle kitapçık haline getirdi.

CHP’li Umut Oran, erken baskın seçim kararının neden alındığı, Türkiye ve bölgesinin içinde bulunduğu durum, üçüncü paylaşım savaşı hazırlıkları ve Türkiye’nin nasıl aydınlık geleceğe ulaşacağı, bunun için Cumhurbaşkanı adayı ve milletvekili adaylıklarının nasıl belirlenmesi gerektiğine dair görüşlerini En İyiler En Ön Cepheye ismiyle kitapçık haline getirdi.

Umut Oran, “Cumhurbaşkanı adayımız da her hâlükârda ‘bizim içimizden, bizim geleneğimizden’ gelen biri olmalıdır. Son Cumhurbaşkanı adayında olduğu gibi, zaman; komşunun tavuğuna kaz muamelesi yapmak zamanı değil, kendi değerlerimize hak ettiği değeri verme zamanıdır. ‘Aday olmalıyım, ben olmazsam asla olmaz’ diyenlere inat ‘aday olmalı, aday yapmalıyız’ denmesi gereken bir anlayış sergilenmelidir. Bize ‘iyiler yetmez, iyilerin en iyileri’ bir araya toplanmalı ve bizi en güçlü şekilde temsil edecek Cumhurbaşkanı adayının yanında en güçlü milletvekili adayları da bulunmalıdır. En çok aday olmak isteyenlerin değil ‘en iyilerin’ yolunu açarak ve mutlaka aydınlık hayallerimizi de anlatarak, halkımızı bizimle yol yürümeye ikna da edebiliriz” dedi.

Umut Oran, kişisel web sitesi umutoran.com üzerinden bugün yayınladığı ve önümüzdeki hafta tüm CHP örgütlerine göndereceği kitapçıkta ana hatlarıyla şunları kaydetti:

Emperyalist devletlerin üçüncü paylaşım savaşına hazırlandıklarına dair işaretlerin her geçen gün arttığı günümüzde, Türkiye için en büyük talihsizlik, mevcut iktidar bloğunun 16 yıldır ülkemizi yönetiyor olmasıdır. Kendisini hiçbir ahlaki ya da hukuki kuralla bağlı hissetmeyen iktidar bloğu, bir oy fazla almak için, PKK terör örgütüyle masaya oturmaktan çekinmediği gibi, milletin iradesine “mühürsüz” ipotek koymaktan da geri durmamıştır. Ne üzücüdür ki iktidardakiler her dönemde kendileriyle yol yürüyecek suç ortakları bulabilmişlerdir. Liberallerle başlayan yol arkadaşlığı, aynı menzile yürüdükleri FETÖ’yle devam etmiş, PKK’yla Oslo’da yaşanan hukuksuz işbirliğinden sonra bugünlerde Devlet Bahçeli’yle de “ittifak yapmaya” evrilmiştir.

BAHÇELİ’YE OYNATILAN ERKEN SEÇİM OYUNU

Özellikle Devlet Bahçeli’nin, iktidarın emrine girmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Zira iktidar bloğu “her türlü milliyetçiliği ayaklar altına alırken” ve okullarda okunan Andımızı “ırkçılık” olduğu gerekçesiyle yasaklarken Devlet Bahçeli bunları sorun etmemiştir. Doğal olarak şimdilerde AKP’nin sözcülüğüne soyunması da normal karşılanmalıdır. Ancak iktidar bloğunun “milliyetçilikle ve Türk Milletinin bekasıyla” uzaktan yakından ilgisi olmayan Devlet Bahçeli’ye oynattığı “erken seçim oyunu” çok kritik bir noktada, çok kritik bir hamleye karşılık gelmektedir. Zira dünyanın gelişmiş ülkeleri hızlı bir şekilde, “Endüstri 4.0” da denilen “Yeni Endüstri Çağına” uygun değişimleri hayata geçirirken, geri kalmış ülkelere ve toplumlara vaat edilen şeyler: Savaş ve gözyaşıdır. Türkiye’nin en büyük şanssızlığı budur! Bir yanda dünyanın gelişme hızının yüksekliği, diğer yanda Türkiye’deki mevcut iktidarın “hamaset” dışında bir politikasının olmaması...

Bu nokta değerlidir; zira muhalefet unsurları, “baskın erken seçimi” kaybettiği anda Türkiye büyük bir savaş ve yıkım tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Mevcut iktidar bloğu, koltuklarını korumak için, evlatlarımızı emperyalizmin paylaşım savaşında piyon haline getirmekten çekinmeyecektir. En son Suriye’ye yapılan “füze saldırıları” ve iktidar bloğunun füze atanları destekleyen “işbirlikçi siyasi tutumu” Türkiye’nin her an küresel savaşın ön cephesine atlamaya hazır olduğunu göstermektedir.

AKLA ŞU SORU GELEBİLİR: AMA NASIL?

Tarih boyunca “değişim isteyenlere, ilerici fikirler ortaya koyanlara karşı dünyanın her yerinde aynı gerekçelerle saldırılmıştır… O halde tarih boyunca tüm değişimlerin ve ilerici fikirlerin önüne set çeken “tam ters etki yaparcıları”, “hiçbir etkisi olmazcıları” ve “eldekini de riske atarsınızcıları” aşabilmek için atalarımızın yaptığı gibi “farklı şeyler yaparak zafere ulaşmayı” denememiz gerekmektedir.

Gerçekten de “zafer” olasıdır. Büyük ve kutlu bir zafer, her zamankinden çok daha fazla yakındır; zira iktidar bloğu 16 yıldır zulmün binbir türünü büyük Türk Milletine yaşatmıştır… İktidar bloğunun da geniş kitlelere önerisi nettir: “Benden olmayanın iş bulmaya, aile olmaya ya da yaşamaya hakkı yoktur!” Oysa bu bir vaat değil bu bir “savaş” ilanıdır. Mevcut iktidar örgütlü tarikatlarıyla, kapalı devre çalışan rant şebekeleriyle ve türlü yollarla iradesi çalınan fakir fukaranın oylarıyla toplumun büyük kesimine meydan okumaktadır.

NEREDEN BAŞLAMALI ?

O halde biz Cumhuriyetperverler için acil soru şudur: Nerden Başlamalı? Kendi Yarattığımız Sorunları Çözmekle İşe Başlayalım. On altı yıldır mevcut iktidar bloğunun ”yanlış söylemleriyle” kafası karışan ve AKP gibi düşünmeye alıştırılan muhalif kesimler için ilk adım, zihinsel anlamda büyük bir kopuşu temsil eden: “Dönüp kendine bakmak!” anlayışını egemen kılmak olmalıdır. Rakibe odaklanmak yerine, kendi kendimize “güçlü, bağımsız ve etkili” olduğumuzu gösteren bir adım atarak “Kendi yarattığımız sorunları çözmekle” işe başlamak gerekmektedir. Bu; aynı zamanda bir “özeleştiri” iklimi yaratmak anlamına da gelecektir. Özeleştiri yapmamaksa aslında “rakibi yenilmez olarak görmek” demektir. Sorunlara dair analiz yaparken “Zaten bizim oyumuz bu kadar!”, “İktidar devlet gücünü kullanıyor!”, “Onlar dini sömürüyorlar!”, “Onlarda para çok; bizde yok!” ... gibi cümlelerin tamamı aslında aynıdır! Hepsi birden “yenilginin sebebini rakipte aramaktadır.” Böyle bir düşünceyse doğal olarak “yeni yenilgilere gerekçe üretmek dışında hiçbir işe yaramayacaktır.

SAĞDAN GETİRİLEN KURTARICILAR

… Bu noktada “Hangi Sorunları Yarattık?” sorusuna cevap aramak bizleri doğruya bir adım daha yaklaştıracaktır. Örneğin, “Başka dünya görüşlerinden paraşütle kurtarıcı getirme” alışkanlığı son 16 yılın en önemli yanlışlarının başında gelmektedir. “Ben, bu halimle toplumu temsil edemem ama dışardan gelenler temsil edebilir!” demek olan bu yaklaşım, başımızdaki en büyük belalardan biridir! Zira başka partilerden transfer yaparak topluma verilen mesaj şudur: “Biz sizden farklıyız! Ama bakın, sizin gibilere de kapımız açıktır!”

Zaten bu tavır bile başlı başına bir hatadır. Tıpkı “Halka inmemiz lazım!” söylemindeki gibi,  tıpkı “Halk bizi anlamıyor!” cümlesindeki gibi, daha en baştan yenilgi kabul edilmiş olmaktadır. Sonuçlar da bu görüşümüzü onlarca kez ispatlamıştır. Transferle getirilen “müftü” partiyi bırakıp girmiştir, toplumun tamamını temsil ediyor diye getirilen Cumhurbaşkanı adayı “o günkü rakibine oy vereceğini” açıklamıştır. Transferle en tepe makamlara oturtulan başka bazıları “cinsiyet kotasının” kötü niyetle kullanılması neticesinde yönetime sokulmuştur ama hiçbir transfer “varsayılan algıları değiştirmemiştir.”

İÇİMİZDEN BİRİSİ CUMHURBAYŞKANI ADAYI OLMALI!

O halde ilk ve vazgeçilmez adımı atmak zamanıdır: “Kendi yanlışlarımızı çözmekle işe başlamak”... Yani sadece kendi “öz evlatlarımıza” ve sadece “liyakat” esasına göre adaylar seçmek! Bizi tabanımızla ve geniş toplum kesimleriyle bir araya getirecek olan bakış açısı budur.

Cumhurbaşkanı adayımız da her hâlükârda “bizim içimizden, bizim geleneğimizden” gelen biri olmalıdır. Son Cumhurbaşkanı adayında olduğu gibi, zaman; komşunun tavuğuna kaz muamelesi yapmak zamanı değil, kendi değerlerimize hak ettiği değeri verme zamanıdır. 

İTTİFAK FETİŞİZMİNE KENDİMİZİ KAPTIRMAYALIM

Son dönemlerde her iki cümleden birinin “ittifak” haline gelmesi de siyaset elitlerinin yeni oyunlarından biridir. Daha önce “stratejik oy” sayıklamasını geniş toplum kesimlerini susturmak için “uyduran” siyaset elitleri şimdilerde de “ittifak zarureti” üzerinden toplumu susturmayı denemektedir. Temel yaklaşım da ilginçtir: “Birleşirsek çok oy alırız!” Kulağa ilk bakışta hoş gelen ve kimsenin de itiraz etmediği bu yaklaşım doğru mudur peki? Örneğin geçmişte SHP ile HEP ittifak yapınca oylarımız “çoğalmış mıydı?” Ya da en son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde pek çok siyasi parti “Ekmek için Ekmeleddin’i destekleyince” seçimleri kazanmış mıydık? Biri uzak diğeri yakın geçmişten iki örneğin işaret ettiği şey basittir: “İttifak demek basit matematik işlemleri yaparak oy oranlarını alt alta yazmak demek değildir!” Tam aksine, toplama işlemi yaparak ittifakı meşru ve zorunlu gören herkes tarihte binlerce kez olduğu gibi yanılmaktadır. Zira ittifaklar esas itibariyle “cephedeki eksiği tamamlama” anlamında değerlendirilmelidir.

MHP, AKP’YE MEŞRUİYET ÜRETMEKTEDİR

Örneğin; AKP’nin MHP’yle olan ittifakı, sanılanın aksine “AKP+MHP oylarının toplamı” için yapılmamıştır. Hatta AKP’nin MHP’den gelecek oyları hesaplayarak siyasi kararlar aldığı söylemi tamamen yanlıştır ve seçim sonuçları da bunu göstermektedir… Peki bu durumda AKP neden ısrarla MHP’yle ittifak kurmak istemektedir? MHP, AKP için “oy kaynağı” değilse MHP ne işe yaramaktadır? Cevap basittir: MHP, AKP için sadece “meşruiyet” üretmektedir. Zira AKP iktidarı demek “gayri millilik, terör örgütleriyle pazarlık, Türk kavramından nefret ve hatta içinde Türk geçiyor diye, Andımız’ın okullardan kaldırılmasıdır.” Yine AKP iktidarı; “Türk Ordusuna kumpas kurmak, FETÖ’cüleri devlete doldurmak, Genelkurmay Başkanı’nı bile ‘terör örgütü başı’ olarak hapse tıkmak” demektir. Ve geçen 16 yıl boyunca AKP seçmenlerinin dahi kafasında “millilik ve milletin bekası” konularında yükselen bir soru işareti hasıl olmuştur. İşte bu gerekçelerle AKP, MHP’yi “eksiğini tamamlamak” yani “meşruiyet üretmek” için kullanmaktadır. MHP’den otomatik olarak geleceği varsayılan oylara olan ihtiyaç talidir. Daha önemli olan, “yeni rejime MHP üzerinden meşruiyet” kazandırmak ve “tek adamlığı” Türk töresine uygunmuş gibi göstererek “AKP’ye yönelik güvensizliği ve kuşkuları” ortadan kaldırmaktır. Bu bakış açısıyla birlikte değerlendirildiğinde AKP’nin ittifak algılaması kendileri açısından doğrudur.

İTTİFAK, OY YÜZDELERİNİ TOPLAMA DEĞİL EKSİK TAMAMLAMADIR!

Ancak beri yanda muhalefet unsurlarının ittifak kavramından anladıkları şeyler tamamen yanlış görünmektedir! Zira “eksik tamamlama” gayretine değil “basit toplama işlemine” dayanmaktadır. İşte kritik nokta budur! İttifak fetişizmine teslim olanlar için Saadet Partisi sadece +%3-4, HDP ise +%8-10 anlamına gelmektedir. Oysa her bir parti “üreteceği meşruiyet” ve “kapatacağı eksiklikler” üzerinden değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır. Kanaatimiz odur ki HDP kurumsal kimliğinin muhalefet bloğuna kazandırabileceği potansiyel oy ile muhalefet bloğunda yaratacağı “meşruiyet gediği” arasında olumsuz anlamda büyük bir fark vardır! Yani “astarı yüzünden pahalıya” mal olacaktır. Benzer bir durum, diğer ittifak unsurları için de geçerlidir… Bu açıdan bakıldığında ulaşılacak sonuç nettir: Oyları alt alta yazıp toplamak yerine “itibarları ve meşruiyetleri yan yana koymak daha doğrudur.” Bu gerçeği göz ardı ederek, ittifak fetişizmine kendini kaptıranlar, Meclisi de Cumhurbaşkanlığını da rakibe kaptırma tehlikesiyle karşı karşıya olacaklardır.

ZAMANSIZLIK BAHANE DEĞİLDİR! ÖNSEÇİMDE ISRAR ETMEK GEREKİR!

“Peki ama vakit mi var? Şunun şurasında birkaç hafta kaldı!” diyen samimi yurttaşlarımız elbette olacaktır. Ve hatta çok hızlı karar almak gerektiğinden bahisle “hemen, acilen, bir an evvel” tüm kararların “Genel Başkanlar” tarafından alınmasını ve aceleyle hem Genel Seçimlere hem de Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılınmasını isteyenler de olacaktır. Onların hepsine birden şu hatırlatmayı yapmakta fayda bulunmaktadır: “Hangi devirde yaşıyoruz?”

Şayet at arabaları dışında ulaşım aracımız olmasaydı, haberleşmek için güvercinlere ihtiyaç duysaydık ya da nüfusun büyük çoğunluğu küçücük köylerde yaşıyor olsaydı “zamansızlık” en büyük ve mantıklı gerekçe olarak öne sürülebilirdi. Ve hatta böyle durumlarda tüm temsil yetkisinin tek elde toplanması dahi tartışılabilirdi. Ancak insanlığın 3 boyutlu yazıcılarda “organ ürettiği”, robotların robot yaptığı, uzaya turistik gezilerin konuşulduğu, otonom araçların birkaç yıl içinde tüm yollarda görülmesinin beklendiği bir dönemde “zamansızlık” üzerinden “demokratik, çoğulcu ve katılımcı” uygulamaları rafa kaldırmak ne kadar anlamlıdır? Hemen herkesin elinde “akıllı cep telefonlarının” olduğu, araştırma şirketlerinin birkaç günlük saha çalışmasıyla seçim sonuçlarını büyük ölçüde tahmin edebildiği, iktidar bloğunun sürekli araştırma şirketleriyle çalışıp, onlardan gelen bilgilere göre politika belirlediğinin kabul edildiği bir ortamda “zaman yok” demekle ben “zamanın ruhunu kaçırdım” demek arasında bir fark var mıdır?

Hele hele “zamansızlığı” öne sürerek tüm önseçimleri iptal etmek ve 600 milletvekilini ve Cumhurbaşkanı adayını Genel Başkanların iki dudağı arasına emanet etmek karşı çıktığımız “tek adamlığın” şartlar oluşursa “kabul edilebilirliğini” itiraf etmek demek değil midir? Eğer muhalefet unsurları “zaman yok, bu yüzden her şeye Genel Başkan karar versin” derse, o zaman iktidar bloğu da “FETÖ’yle ve terör örgütleriyle mücadele edebilmem için ‘hızlı’ karar almam lazım! Siz en iyisi tüm yetkileri ‘tek adama’ verin, her şey hızlansın!” deme hakkına sahip olmaz mı?

TÜM YETKİ GENEL BAŞKANDA OLURSA TEK ADAM TEHLİKESİNİ NASIL ANLATIRIZ?

Kanaatimiz odur ki muhalefet unsurlarının bu konudaki kararı, seçimlerin sonucunu doğrudan etkileyecek niteliktedir. Zira önseçimi ve demokratik tartışma ortamını reddedip, tüm yetkiyi “Genel Başkanlara” aktaran muhalefet unsurlarının Türk Milletine “tek adam” uyarısı yapması, ciddi bir inandırıcılık sorunu yaratacaktır. Bu sorun sebebiyle, muhtemelen, kararsız seçmenler tercihlerini, tüm yetkiyi “zaman olmadığı için tek adama” bırakma ve Başkanlık Rejiminin kök salmasına ses çıkarmama yönünde kullanacaklardır.

O halde önerimiz nettir: Zaman bahane değildir! Önseçimde, demokratik katılımda ve çoğulculukta ısrar edilmeli, türlü bahanelerle “Genel Başkanların” tüm muhaliflerini de “oyun dışına itebileceği” antidemokratik bir ortama meydan verilmemelidir.

CUMHURBAŞKANI ADAYINI KİM DESTEKLEYECEK? EN İYİLER EN ÖN CEPHEYE!

Demokraside, katılımcılıkta, şeffaflıkta ve çoğulculukta ısrar ettikten sonra bu sefer karşımıza başka bir soru çıkacaktır: Cumhurbaşkanlığı Seçimini ve Parlamento Seçimlerini tamamen birbirinden ayrı değerlendirmek mümkün müdür? Kanaatimiz odur ki “seferberlik halinde” herkese ve herşeye ihtiyaç vardır. Seferberlik; bir milletin tüm gücünün ortak hedefe yani milli varlığın korunmasına özgülenmesidir. Aynı durum “siyasi seferberlik” için de geçerlidir. Zira nerdeyse 16 yıldan beri tüm muhalif çevreler her seçimi “varlık-yokluk seçimi” olarak kodlamışlardır. Ancak sözle eylem arasındaki “tutarsızlıklar” hep göz ardı edilmiştir. Zira varlık-yokluk mücadelesinde yapılması gereken şey “en iyilerin en ön cephede” yer bulmasıdır. Mücadelenin ne kadar hayati olduğunu gösteren şey başlı başına ön cephede kimlerin yer aldığıdır. Örneğin milli takımlar, kulüp takımlarında yaşanan tüm çekişmelerin unutulduğu yerlerdir. Sadece bu durum bile “milli müsabakaların” sadece bir sportif aktivite olmadığını göstermeye yetecektir.

“ADAY OLMALIYIM” DİYENLERE İNAT

Bu durumda yapılması gereken nedir? Elbette eylemle sözü birbiriyle uyumlu hale getirecek tercihleri yapmaktır! Sen-ben demeden, bireysel ikbal kaygısına düşmeden, her bir adaylık için “en güçlü ve en doğru kişiyi bulmak”, bizleri kutlu yarınlara taşıyacak nitelikli kadroları yönetime taşımak vazgeçilmez bir zorunluluktur. Bir başka deyişle “aday oluyorum, aday olmalıyım, ben olmazsam asla olmaz” diyenlere inat “aday olmalısın, aday olmalı, aday yapmalıyız” denmesi gereken bir anlayış sergilenmelidir. Bize “iyiler yetmez” “iyilerin en iyileri” bir araya toplanmalı ve bizi en güçlü şekilde temsil edecek Cumhurbaşkanı adayının yanında en güçlü milletvekili adayları da bulunmalıdır.

Zaman; “Ben en iyiyim” demenin değil “En iyi odur! En iyi sensin! Bu yüzden ön cephede de sen olmalısın!” denecek bir zamandır. Mahallelerden başlayarak, dalga dalga “hak edenleri” omuzlayacağımız ve sonuna kadar arkalarında duracağımız bir “fedakârlık dönemidir” geçmekte olan... Bu arayış, gerçekten “iyilerin ödüllendirilmesi, takdir edilmesi ve göreve getirilmesi” demektir. Zaten kötülere karşı “iyilerin en iyilerini” bulmadan zafere ulaşmak da ham bir hayaldir.

TEK ADAMLIĞA HAYIR DEMEK YETMEZ! HAYALLERİMİZİ DE ANLATMALIYIZ

Yapılacaklar listemiz bitti mi? Elbette hayır! Belki de 16 yıldır ısrarla yapılan ama bir türlü alternatifi düşünülmeyen bir büyük hatayla daha yüzleşmek gerekmektedir.

Çok açık ve nettir ki bizlerin Recep Tayyip Erdoğan’la kişisel bir husumetimiz yoktur! Erdoğan sadece bir temsilcidir, bir yansımadır! Bu anlamda sadece “Erdoğan’a hayır!” denilerek yapılabilecek muhalefetin de çok fazla anlamı bulunmamaktadır. O halde bizim, “Tek Adamlığa Hayır!” demenin yanında “Kendi Hayallerimizi de Anlatmamız” gerekmektedir.

Nasıl bir Parlamenter Sistem” hayal ettiğimiz, “Tek Adam Rejimine Hayır!” demek kadar önemlidir. Zira tüm dünyada “güncel demokrasi uygulamaları”, “demokrasi mağdurları” yaratmaktadır. İnsanlar fikirlerini, umutlarını, sağlıklarını, işlerini ve yarınlarını güncel demokrasilerin sağladığı araçlar üzerinden anlatamamaktadır. İşçiler temsil edilmediklerine, emekliler seslerinin duyulmadığına, seçmenler “Kral yetkisine sahip Genel Başkanları” değiştiremeyeceklerine inanmaktadır. Tüm siyaset, birkaç grubun iç çekişmesi ve rant paylaşımı gibi algılanmaktadır. Ve ne yazık ki “iyilerin sürekli kaybettiğine” ve “kötülüğün her koşulda kazandığına” dair bir kanaat tüm dünyada yayılmaktadır.

NASIL BİR TÜRKİYE HAYAL EDİYLORUZ

Bu gerçekleri göz ardı ederek yol almayı ve sadece “tek adama hayır” diyerek başarıya ulaşılacağını düşünmekse başlı başına bir yanılgıdır. Bizlerin yani Cumhuriyetseverlerin çok daha fazla düşünmeye ve hayallerini anlatmaya olan ihtiyacı barizdir. Bizlere verilenlerle yetinmek yerine hep daha fazlasını, hep daha iyisini, daha zenginini ve daha adilini talep etmek herkesin hakkıdır. Hiç eğip bükmeden “Nasıl bir Türkiye!” hayali kurduğumuzu anlatmak ve milyonlarca insanın da parçası olmak isteyebileceği bir “ortak hayal” uğruna mücadele etmek gerekmektedir. Bizleri bu sefer “zafere taşıyacak olan” şey: Rakibimizin olumsuzluklarını anlatmak değil kendi özgün ve ışıltılı hayallerimizi anlatmaktır.

BÜYÜK ZAFER İÇİN EN İYİLER EN ÖN CEPHEYE

Sonuç olarak “Büyük Bir Zafer Kazanmak” için her şey ellerimizdedir. Rakibimize benzeyerek, onlar gibi davranarak ve demokratik uygulamaları erteleyerek ulaşılabilecek hiçbir yer yoktur. “Zaman kalmadı” diyenlere inat zamanı doğru değerlendirerek, demokrasiden taviz vermeyerek, ittifak fetişizminden uzak durarak ve işe kendi yarattığımız sorunları çözmekle başlayarak yepyeni bir zafer yolu inşa edebiliriz. En çok aday olmak isteyenlerin değil “en iyilerin” yolunu açarak ve mutlaka aydınlık hayallerimizi de anlatarak, halkımızı bizimle yol yürümeye ikna da edebiliriz.

Tarihten ders almak için geçmişe bakıp, tüm cevapların ilk adımında “özeleştiri” yapıp, muhtaç olduğumuz kudretin yoldaşlarımızın gözbebeklerinin içinde olduğunu bilip de yola çıkarsak, bu sefer gerçekten başarabiliriz. Artık hiçbir bahanenin kabul göremeyeceği bugünde, “hâlâ 10.000 sandıkta görevli yoksa, hâlâ seçim sonuçları Anadolu Ajansından alınacaksa, hâlâ teknoloji her adımımızda kullanılmayacaksa ve hâlâ partimizin öz evlatları değil de paraşütle gelenler baş üstünde tutulacaksa” emin olun her şey çok daha zor olacaktır.

İçinde bulunduğumuz bu zorlu günde, emperyalizmin 3.paylaşım savaşının alt yapısını hazırladığı bir iklimde;

Haydi CHP! Haydi Cumhuriyet sevdalıları!

Bir kez daha zafer kazanmak için!

“En iyiler en ön cepheye!”

Etiketler :
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.