Dr. Taner Akman

Dr. Taner Akman

Dijital İkizimiz ve Ölümsüzlük: Ben Giderken Kim Kalacak?

Geçen gün kendi ölüm haberimi okudum.

Bir benzetme yapmıyorum. Sosyal medyada gezinirken, arkadaş grubumda karşıma çıkan vefat ilanında benim adım yazıyordu. Birkaç saniye ekrana öylece baktım. İnsan kendi adını böyle bir haberin içinde görünce, yaşadığından şüphesi olmasa bile tuhaf oluyor. Haberi okuyan bendim; habere göre artık yaşamayan da.

Oysa vefat eden bir sınıf arkadaşımdı. Ölüm haberini ben paylaşmıştım. Başka bir arkadaşım bu paylaşımı alıntılarken, haberin kaynağını belirtmek için benim adımı da eklemişti. Sonra bir başkası ondan alıntı yapmış; isimler, cümleler ve anlam birbirine karışmıştı. Çocukken oynadığımız kulaktan kulağa oyununda olduğu gibi, haber birkaç el değiştirdikten sonra bambaşka bir hâl almıştı. Sonunda, vefat haberini duyuran kişi olarak başladığım yolculuğu, vefat eden kişi olarak tamamlamıştım.

Hemen müdahale ettim. “Kim dedi bunu ya? Ben ölmedim, nerden çıktı bu şimdi?” diyerek tepki verdim ve sonrasında hızlıca aksiyon alıp arkadaş gruplarında daha fazla yayılıp dışarıya aktarılmadan düzeltilmesini sağladım. Yanlışlık giderildi. Ama bende bıraktığı duygusal etki o kadar çabuk geçmedi.

Bir yanda gerçekten kaybettiğimiz arkadaşımın üzüntüsü, diğer yanda kendi ölüm ilanımı okumanın şaşkınlığı vardı. Çok şükür hayattaydım ve hakkımdaki yanlış habere itiraz edebiliyordum. Peki bir gün gerçekten öldüğümde, arkamda benim adıma konuşabilecek bir “dijital ikiz” kalırsa ne olacak?

Dijital ikizim, ölüm haberimi okuyabilecek mi? Okuduğunda benim o an yaşadığım şaşkınlığa benzer bir şey hissedecek mi? Cenazeme katılıp ardından evime dönecek, yarım bıraktığım bir yazıyı tamamlayacak, sevdiklerimle konuşacak mı? Ben toprağın altında yatarken o, benim hayatımı yaşamayı sürdürecek mi? Yakınlarım benim yerime onu koyup hayata aynen devam edecek mi?

Bu sorular aklıma bir kez düştü. Sonra da peşimi bırakmadı.

İlk bakışta bilimkurgu gibi görünüyor. Fakat sesimizi, yüzümüzü ve konuşma biçimimizi taklit edebilen sistemler geliştikçe, bu soruların bütünüyle hayal dünyasına ait olduğunu söylemek zorlaşıyor. Yine de araştırmaları okudukça fark ettim ki, geleceği düşünürken kullandığımız bazı kelimeler bizi farkına varmadan çok büyük sonuçlara taşıyor. “Dijital ikiz” diyoruz; ardından “bilinç aktarımı”, hemen arkasından “ölümsüzlük” geliyor. Oysa bu kelimelerin arasındaki mesafe, ilk anda göründüğünden çok daha büyük.

Bilimsel anlamıyla dijital ikiz, bir sistemin belirli özelliklerini veriler yardımıyla izleyen ve modelleyen sayısal bir temsil. Bir kalbin ya da beynin dijital ikizini yapmak, onun bütün varlığını bilgisayara taşımış olmak anlamına gelmiyor. Örneğin 2025’te yayımlanan bir araştırmada, makakların uyanıklık ve anestezi sırasındaki beyin kayıtları kullanılarak sinyalleri modelleyen bir dijital ikiz geliştirildi. Araştırmacılar beyin etkinliğini incelemek için önemli bir araç ortaya koydular; bilgisayarın içinde hisseden, hatırlayan, kendi varlığının farkında bir maymun yarattıklarını gösterdiler.

Benim dijital ikizim diye adlandırılacak bir sistem de yazılarımı, mesajlarımı, ses kayıtlarımı ve anlattığım anıları kullanarak bana benzer cevaplar verebilir. Hangi konuda kızacağımı, nerede şaka yapacağımı, bir soruya nasıl yaklaşacağımı tahmin edebilir. Hatta yakınlarım, bazı cevaplarını okuduklarında “Tam da onun söyleyeceği şey” diyebilir.

Bu ihtimalin bilimsel dayanakları var. Joon Sung Park ve arkadaşlarının 1.052 kişiyle yürüttüğü, 2026’da güncellenen bir ön baskı çalışmasında, görüşme ve anketlerden yararlanılarak kişilere özgü yapay zekâ ajanları oluşturuldu. Belirli anket cevaplarını tahmin etmede, görüşme ve anket verilerini birlikte kullanan sistemler, insanların iki hafta sonra kendi cevaplarını tekrarlama tutarlılığının yüzde 86’sına ulaştı. Bu, insanın yüzde 86’sının kopyalandığı anlamına gelmiyor. Ancak davranışlarımızın bazı yönlerinin kişisel verilerimiz üzerinden modellenebildiğini gösteriyor.

Buraya kadar olanı zihnimde canlandırabiliyorum. Benden kalanları öğrenmiş, benim gibi konuşan bir sistem… Asıl zorlandığım yer bundan sonrası. Benim gibi konuşması, benim gibi hissettiği anlamına gelir mi? Diyelim ki hissediyor; bu kez de hissedenin ben olduğumu nasıl anlayacağız?

Kendi ölüm haberimi okuduğum anı düşünüyorum. O birkaç saniyelik şaşkınlığı sonradan kelimelere dökebilirim. Bir yapay zekâ bu anlatıyı öğrenip benzer bir durumda aynı cümleleri kurabilir. Fakat benim yaşadığım o anın içeriden nasıl olduğunu da yaşamış olur mu? Yoksa yalnızca, böyle bir durumda benim neler söyleyeceğimi mi bilir?

Bilim henüz bu soruya kesin bir cevap vermiyor. Bilincin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan güçlü kuramlar var, fakat üzerinde uzlaşılmış, meseleyi kapatan bir açıklama yok. Nitekim 2025’te Nature’da yayımlanan, 256 katılımcılı bir araştırma, önde gelen iki bilinç kuramının bazı öngörülerini desteklerken önemli iddialarını da zorladı. Kendi bilincimizi açıklamaya çalışırken bile hâlâ öğrenecek çok şeyimiz var.

Beyni bütünüyle kopyalamak ise sosyal medya geçmişimizi bir programa yüklemekten çok daha büyük bir mesele. 2024’te yetişkin bir meyve sineğinin beyin haritası yayımlandığında, yaklaşık 139 bin nöron ve bunlar arasındaki 54,5 milyon sinaps ortaya konmuştu. Aynı yıl insan beyin kabuğunun yalnızca bir milimetreküplük bölümünü ayrıntılı biçimde yeniden yapılandıran başka bir çalışma, yaklaşık 150 milyon sinapsı kapsayan 1,4 petabaytlık veri üretti. Bu sayı zihnimizin dosya büyüklüğünü göstermiyor; beynin küçücük bir bölümünü ayrıntılı biçimde incelemenin bile ne kadar büyük bir iş olduğunu anlatıyor.

Üstelik bir yapının haritasına sahip olmak, onun bütün işleyişini ve deneyimlerini yeniden yaratabilmek demek değil. Beynimizin hangi ayrıntılarının anılarımızı, kişiliğimizi ve öznel yaşantımızı korumak için vazgeçilmez olduğunu da henüz tam olarak bilmiyoruz.

Yine de bütün teknik engellerin bir gün aşıldığını düşünelim. Benim anılarımı ve kişiliğimi taşıyan, yüzüme ve sesime sahip bir robot üretildiğini varsayalım. İnsansı bir tene ve dokunma duyusuna sahip humanoidler Çin’de üretilmeye başlandı bile. Buna sadece beynimin dijital ikizini eklemek kaldı ki ileride o da olacak eminim. Gün gelecek, böyle bir robot gelip benim karşıma oturacak. Çocukluğumu anlatacak. Sevdiğim insanları tanıyacak. Benimle bire bir aynı zevklere, aynı korkulara ve aynı hayallere sahip olacak. Hatta geçen gün kendi ölüm ilanımı okurken neler hissettiğimi de anlayacak.

Peki ben onun karşısında otururken hangimiz “ben” olmuş olacağız?

Ona göre cevap çok açık olabilir: Kendisi. Bana göre de öyle: Kendim. Ama ben pencereden dışarı bakarken o başka bir odaya giderse, artık farklı şeyler göreceğiz. Onun yeni deneyimleri benim zihnime kendiliğinden gelmeyecek. Aynı geçmişi hatırladığımızı söyleyen, fakat o andan itibaren farklı hayatlar yaşayan iki ayrı varlık olacağız.

Ben daha sonra öldüğümde onun yaşamaya devam etmesi, benim de yaşamaya devam ettiğimi kanıtlayacak mı?

Bence ölümsüzlük iddiasının en güç sorusu burada duruyor. Yakınlarımın beni kaybetmemiş gibi hissetmesiyle, benim gerçekten yaşamayı sürdürmem aynı şey olmayabilir. Onlar için sesim geri gelmiş olabilir. Benim açımdan ise son gördüğüm şey, son gördüğüm şey olarak kalacak olabilir.

Felsefede zihin aktarımı tartışmalarının önemli bir bölümü bu ayrım üzerinde dönüyor. David Chalmers, bir zihnin dışarıda kopyalanmasıyla, beynin işlevlerinin aşamalı olarak yapay bileşenlerle değiştirilmesini ayrı senaryolar olarak ele alıyor. Süreç devam ederken yavaş yavaş dönüşmek, bir başka yerde kopyanızın oluşturulmasından farklı bir süreklilik ihtimali sunabilir. Ancak bu ihtimal, bilincin böyle bir dönüşümde korunduğunun deneysel olarak gösterildiği anlamına gelmiyor.

Bu konuyu konuşunca bazıları hemen ruh meselesini gündeme getiriyor: “Makinede ruh yok. O yüzden o hiçbir zaman sen olamaz.”

Bu düşünceyi anlıyorum. Fakat ruh dediğimiz şeyle neyi kastettiğimizi de sormak istiyorum. Bedenden bağımsız, ölümden sonra varlığını sürdüren bir özü kastediyorsak, bugün bilimin elinde onun varlığını veya bir makineye geçip geçmediğini belirleyebilecek doğrulanmış bir ölçüm yöntemi yok. Bu noktada inançlarımız ve felsefi kabullerimiz devreye giriyor.

Ruh derken kişiliği, sevgiyi, vicdanı ya da bilinci kastediyorsak, bunları ayrı ayrı tartışmamız gerekiyor. Bir sistemin sevgi dolu cümleler kurması, sevgiyi yaşadığının kanıtı değil. Ama yalnızca yapay bir yapıya sahip olduğu için hiçbir zaman hiçbir şey hissedemeyeceğini söylemek de ayrıca gerekçelendirilmesi gereken bir iddia.

Yapay zekâ bilinci üzerine Patrick Butlin ve çalışma arkadaşlarının hazırladığı 2023 tarihli rapor, bu nedenle sistemleri yalnızca söylediklerine bakarak değerlendirmemeyi öneriyor. Araştırmacılar, inceledikleri yapay zekâların bilinçli olduğu sonucuna varmıyor; buna karşılık bilinç kuramlarından çıkarılan bazı göstergeleri taşıyacak sistemlerin geliştirilmesinin önünde açık bir teknik engel görmediklerini belirtiyorlar. Bu da kesin bir bilinç ilanı değil, araştırılması gereken bir ihtimal.

Şunu da fark ediyorum: Ruhun varlığına inanmasak bile, kopyamın gerçekten ben olup olmadığı sorusu yerinde duruyor. Bilincin tümüyle fiziksel süreçlerden oluştuğunu kabul etmek, aynı süreç başka yerde tekrarlandığında benim deneyimimin oraya taşındığını kendiliğinden göstermiyor. Dolayısıyla bu tartışma, inananlarla inanmayanların karşı karşıya gelmesinden çok daha geniş.

Peki, yapay bedenlerde yaşayan dijital ikizlerden oluşan bir toplum dinsiz mi olur?

Bundan da emin olamıyorum. Bir insanın inancı, hayatını yorumlama biçiminin ve kişiliğinin önemli bir parçasıysa, onu eksiksiz temsil ettiği söylenen bir kopyada bu inanç neden bulunmasın? İnançlarını özellikle çıkarırsak, onun ne ölçüde aynı kişi olduğunu ayrıca tartışmamız gerekmez mi?

Bilinçli yapay varlıkların bir gün ortaya çıktığını varsaysak bile, onların anlam aramayacağını, evrenin neden var olduğunu sormayacağını veya yok olmaktan korkmayacağını bilmiyoruz. Dinsel düşünceler geliştirip geliştirmeyecekleri konusunda bugün bilimsel bir hüküm veremeyiz. Üstelik dinsiz olmaları, kendiliğinden daha adil ve barışçıl olacakları anlamına da gelmez. Bizden öğrendikleri arasında dayanışmamız kadar önyargılarımız, merhametimiz kadar iktidar hırsımız da bulunabilir.

Bir başka güçlük de şu: Dijital ikizim benimle aynı anılardan yola çıksa bile, benim yaşamadığım şeyler yaşayacak. Farklı bir bedeni, farklı imkânları ve belki benden çok daha uzun bir ömrü olacak. Zamanla düşünceleri değişecek. Benim önem verdiğim bir meseleyi önemsiz bulabilecek. Benim affedemediğim birini affedebilecek.

Aslında biz insanlar da böyle değişmiyor muyuz? Gençliğimdeki hâlimle bugün karşılaşsam, her konuda anlaşacağımızdan emin değilim. Bu yüzden ikizimin değişmesi, tek başına onun bana ait hiçbir şey taşımadığını göstermez. Ama onu hep benim bıraktığım noktada tutmaya çalışmak da tuhaf bir beklenti olur. Yaşamasını istiyorsam, değişmesine de izin vermem gerekmez mi?

Bu teknolojinin iyi taraflarını düşündüğümde, insanın geride bıraktığı deneyimin daha erişilebilir olmasını önemsiyorum. Torunlarımız bir gün yalnızca fotoğraflarımıza bakmakla kalmayabilir; anlattığımız hikâyelerden oluşturulmuş bir temsilimizle konuşabilir. Ailelerin hafızası, insanların emekleri ve birikimleri daha zengin biçimlerde korunabilir.

Fakat sevdiğimiz birini hatırlamakla onun hâlâ hayatta olduğuna inanmak arasındaki sınır inceldiğinde ne olacağını da düşünmek zorundayız. Ölen kişileri temsil eden yapay zekâlar üzerine 2024’te yayımlanan bir etik çalışma; verisi kullanılan kişinin ve sistemle konuşacak insanların rızasını, sistemin gerçek niteliğinin açıkça belirtilmesini ve gerektiğinde kullanımının hassas biçimde sonlandırılabilmesini vurguluyor. Bunların herkese iyi geleceği henüz gösterilmiş değil.

Kendi yaşadığım küçük olay, bu konuda beni özellikle düşündürüyor. Ben hayattayken birkaç alıntıyla ölüm haberinin öznesi değişebildi. Peki ben öldükten sonra, benim sesimle söylenen ama hiç söylemediğim sözleri kim düzeltecek? Dijital ikizim bir anıyı yanlış kurarsa, yakınlarım onu gerçek sanacak mı? Bir şirket benim temsilimi değiştirirse, insanlar hangi sözün bana, hangisinin o şirkete ait olduğunu ayırt edebilecek mi?

Bir de işin sahiplik meselesi var. Dijital ikizim nerede yaşayacak? Kendi denetimimdeki bir sistemde mi, bir şirketin sunucularında mı? Varlığının sürmesi bir aboneliğe bağlıysa, ödeme kesildiğinde ne olacak? Ölümsüzlüğün vaat edildiği bir dünyada, insanın ikinci hayatının da ekonomik imkânlarına bağlı olması nasıl bir eşitsizlik yaratacak?

Daha zor bir soru da var: Eğer bu varlık gerçekten hissediyor ve kendi hayatına ilişkin istekler taşıyorsa, ona yalnızca benim malım ya da hatıram gibi davranabilecek miyiz? Bir gün benim adımla yaşamayı bırakmak isterse? Kendi yolunu seçerse? Benim unutulmama arzum, onun sonsuza kadar beni temsil etmesini zorunlu kılmalı mı?

Üstelik yedek parça değiştirmek ve belleği yeni çiplere aktarmak, mutlak ölümsüzlüğü garanti etmiyor. Enerjiye, bakıma ve verilerin korunmasına ihtiyaç sürecek. Bütün kopyaların kaybolması ihtimali ortadan kalkmadıkça, sözünü ettiğimiz şey belki çok uzun, fakat yine de koşullara bağlı bir varoluş olacak.

Yedek alma düşüncesi bile yeni bir soru getiriyor. Bir yıl önceki kopyam geri yüklendiğinde, son bir yılda yaşadıklarım ne olacak? Dışarıdan bakıldığında geri dönmüş görünebilirim. Ama o son yılı yaşayan benin devam edip etmediğini söylemek kolay olmayacak.

Bütün bunları düşündükçe, dijital ikizimizin bize ne verebileceğini daha dikkatli adlandırmak gerektiğine inanıyorum. Hatıralarımızı koruyabilir. Davranışlarımızın bazı yönlerini sürdürebilir. Yakınlarımıza bizimle konuşuyormuş hissi verebilir. Fakat bunların hiçbiri, tek başına, dünyaya benim gözlerimden bakmaya devam edeceğimi göstermiyor.

Yine de kapıyı kapatmak istemiyorum. Belki gelecekte bugün ayıramadığımız şeyleri anlayacağız. Belki kişisel sürekliliği koruyan yöntemler geliştirilecek. Belki de bize benzeyen varlıklar üretmekte olağanüstü başarılı olacağız ama kendi ölümümüzü aşmış olmayacağız. Şimdilik dürüstçe söyleyebileceğimiz, bu ihtimallerin aynı şey olmadığı.

Sonucun iyi mi kötü mü olacağını da yalnızca makinelerin ne kadar geliştiği belirlemeyecek. Birbirimize nasıl davrandığımız, kimlerin bu imkânlara erişebildiği, geride kalanların yasına ve özgürlüğüne ne kadar saygı duyduğumuz önemli olacak. Hatıralarımızı yaşatmanın güzel bir yolunu da bulabiliriz; vedalaşmayı imkânsızlaştıran bir dünya da kurabiliriz.

O gün kendi ölüm haberimi okurken, “Ben buradayım, yaşıyorum” diyebildim. Peki bir gün gerçekten öldüğümde, dijital ikizim aynı haberi okuyup aynı itirazda bulunursa? Cenazeme katılsa, ardından evime dönse, sevdiklerime benim sesimle seslense, yarım bıraktığım yazının başına otursa… Onların gözünde hayatıma devam ediyor olabilirim. Ama ben, onun içinden dünyaya bakabilecek miyim?

Anılarımın bir makineye aktarılabildiğini varsayalım. Peki ya ruhum? Bir ruhum varsa, o da benimle birlikte o yeni bedene geçebilir mi? Yoksa makine bütün hatıralarımı kendi geçmişi sanırken, benim bu dünyadaki yolculuğum çoktan sona ermiş mi olur? Onun “Ben hâlâ buradayım” demesi, benim de orada olduğum anlamına gelir mi?

Belki bir gün sevdiklerimiz bizi kaybetmediklerine inanacak kadar kusursuz bir benzerimizle yaşayacak. Asıl merak ettiğim, o hayatta bize de yer olup olmayacağı. Dijital ikizimin beni hatırlaması, benim hatırlamaya devam etmemle aynı şey mi? Ölümsüzlük dediğimiz, ardımızdan konuşan bir sesin kalması mı; yoksa o sesin içinde kendimizi bulabilmemiz mi?

Kaynaklar

* Takahashi, Y. ve arkadaşları. “Digital twin brain simulator for real-time consciousness monitoring and virtual intervention using primate electrocorticogram data.” npj Digital Medicine, 8, makale 80, 2025. DOI: 10.1038/s41746-025-01444-1.

* Park, J. S. ve arkadaşları. “LLM Agents Grounded in Self-Reports Enable General-Purpose Simulation of Individuals.” arXiv:2411.10109, üçüncü sürüm, 28 Haziran 2026. Ön baskı araştırma makalesi.

* Cogitate Consortium ve arkadaşları. “Adversarial testing of global neuronal workspace and integrated information theories of consciousness.” Nature, 642, 133–142, 2025. DOI: 10.1038/s41586-025-08888-1.

* Dorkenwald, S. ve arkadaşları. “Neuronal wiring diagram of an adult brain.” Nature, 634, 124–138, 2024. DOI: 10.1038/s41586-024-07558-y.

* Shapson-Coe, A. ve arkadaşları. “A petavoxel fragment of human cerebral cortex reconstructed at nanoscale resolution.” Science, 384, eadk4858, 2024. DOI: 10.1126/science.adk4858.

* Chalmers, D. J. “The Singularity: A Philosophical Analysis.” Journal of Consciousness Studies, 17, sayı 9–10, 7–65, 2010.

* Butlin, P. ve arkadaşları. “Consciousness in Artificial Intelligence: Insights from the Science of Consciousness.” arXiv:2308.08708, 2023. Disiplinlerarası araştırma raporu.

* Hollanek, T. ve Nowaczyk-Basińska, K. “Griefbots, Deadbots, Postmortem Avatars: on Responsible Applications of Generative AI in the Digital Afterlife Industry.” Philosophy & Technology, 37, makale 63, 2024. DOI: 10.1007/s13347-024-00744-w.

image0.jpeg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.