KOKARYALI’DA ALEVLERİN YUTTUĞU CANLA

KOKARYALI’DA ALEVLERİN YUTTUĞU CANLA

Abdulkadir HAZMAN yazdı

Kokaryalı’da 19 Eylül 1924 tarihinde Vincent Van Gogh kıskandıracak kadar güzel bir sonbahar akşamı yaşanıyordu. Hafifçe esen rüzgâr olacaklardan habersiz herkesin kulağına şarkılar fısıldıyordu. Önüne kattığı gazellenmiş yaprakları savuruyordu körfezin mavi sularına. Yavuklularını görmeyi umut eden kızlar, allıklarını sürüp en güzel kıyafetlerini giymenin telaşı içindeydiler. Genç delikanlılar saçlarını çoktan briyantinlermiş, takım elbiselerine hangi kravat yakıştığını babalarına sorup duruyorlardı. Evlerde ki telaşın ve heyecanın en büyüğünü şüphesiz çocuklar yaşıyordu çünkü onlar belki de ilk defa sinemaya gidecek ve filim seyredeceklerdi. 

İzmir’de gün her gün bir başka güzellikle batar ama Eylül’de güneş gökyüzünü kızılın her tonuna boyayarak batar. Sanırsın ki gökyüzünü ve denizi ateşe vermişler, ödün kopar ama doya doya bakmaktan da kendini alamazsın. Kızıllığın karanlığa döndüğü saatler de çoluk çocuk yaşlısı genci yüzlerce insan Cumhuriyetin birinci yılının tadını çıkarırcasına Hocazade Ahmet Beyin kapalı Kokaryalı Merkez Sinemasının gişesinin önünde kuyruktaydılar. Herkeste ilk defa seyredecekleri filmin tatlı heyecanı sarmıştı. Çocuklar gazoz hayali kurarken geç kız ve erkekler yavuklularını görmek için parmakları üzerinde yükselip kuyruğun arkasına bakmakla meşguldüler.

Sinemanın kapıları açılınca salonun loş ışıkları misafirlerini karşılıyor, kadınlar ve kızlar ahşap merdivenlerden üst kata çıkarken erkekler salonun alt katını yöneliyorlardı. Çok geçmeden sinema tıklım, tıklım dolmuştu. Uğultu ışıkların sönmesiyle yerini büyük bir heyecana bıraktı. Makinist ustaca filmin ilk makarasını yerleştirirken makineye sahnede siyah, beyaz çizgiler ve noktalar dans etmeye başladı ama filim başlayamadı. Makinistin ikinci denemesiyle heyecan yerini meraka bıraktı. Salon derin bir sessizliğe bürünmüş adeta çıt çıkmıyordu ve yalnızca makine dairesinden gelen mekanik ses filmin seslendirilmesine eşlik ediyordu.

Filimin sonuna doğru heyecan ve merak artmıştı, acaba filim nasıl bitecekti derken bağırtılar, çığlıklar bir birine karıştı. Sinemanın gişe bölümünden yükselen alevler hızla her yanı sarıyordu. Dumandan görmeyen gözlerle insanlar bir birinin üzerine basarak kapıya doğru âdete hücum ediyorlardı. Alt katta oturan ve kapıya yakın olan erkek seyirciler arkalarına bakmadan dışarı fırlarken, insanlar pencerelerden denize ve yola kendilerini atıyorlardı.  Taş ve ahşap yapılmış binanın ahşap kısımları yağlı boya ile boyalı olduğundan alevler bir anda tüm binayı sarmış ve yanan bedenlerin çığlıkları gecenin karanlığında kulakları sağır edercesine yankılanıyordu. Resmi evraklarda ölenlerin sayısı 16 kişi olarak belirtilirken dönemin gazetelerinde bu sayının neredeyse 100 ulaştığı yazıyordu. Yanarak ve ezilerek ölen insanların çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturması ağıtların gök kubbeye ulaşmasına neden oluyordu. Türkiye sinema tarihinin en büyük facialarından birini yaşayan Kokaryalı yani bu günkü adıyla Güzelyalı hala o acının izlerini taşıyan insanların anılarında hiç sönmeyen ateş gibi etkisini sürdürüyor. Halasını bu faciada kaybeden Değerli dostum Yasemin Akalın İsberk bakın bu olayı nasıl anlatıyor. ‘’Sevgili arkadaşlarım Yazlık Sahil sineması vardı önceden orası kapalı bir sinemaymış tahtadan yapılmış ve maalesef bir gün babamlar ailece o sinemaya gitmişler kadınlar üst katta erkekler alt katta oturmuşlar yangın başlamış küçük halam 12 yaşındaymış makine dairesinden çıktığı için üst kattan başlamış yangın. Sinema Hocazade Ahmet beyinmiş. Halam kendini kurtaramamış vefat etmiş o yangında aile mahvolmuş babam bahsetmezdi bu konu bizde tabu idi bizi üzmek istemezdi o günden sonra hiç sinemaya gitmedi bizimde aslına gitmemizi pek istemezdi ama galiba annem ve biz ikna ettik onu artık sinemalar tahta değil merak etme olmaz bir şey gibi. Ne haklıymış çocukken anlamamıştık onu sonradan ne acı bir olay olduğunu farkına vardık ona soramadık hiç teferruatını. O olaydan sonra babaannem kendine hiç gelememiş hasta olmuş. İzmir’i terk etmişler Urla’da yaşamaya başlamışlar.’’

  Bu facianın izleri yalnız Güzelyalı’da ki yaşayanların anıları ile sınırlı değildir. Altındağ Kokluca Mezarlığına yolu düşen herkesin yüreklerini parça parça eden her hangi bir mezar taşıyla karşılaşması mümkündür. Bizim de dikkatimizi çeken anne ve babalarının mezarlarının hemen önünde yer alan iki küçük kız kardeşe ait olan mezar taşıydı. İnsanım diyenin yüreklerini param parça eden mezar taşında ki yazılanları değerli dostum Mustafa Uzel gözyaşlarıyla yıkayarak okuması aynen şöyledir.

fotograf-1-005.jpgfotograf-2-005.jpgfotograf-2-005.jpg 
"Şu gördüğün mezar bir haclegâhın akime-i hicranıdır. Bu makber serair gonca-i hayatının on sekizinci devre-i şebabında gelin sandalyesinden ecel beşiğine düşen bedbaht Hasibe ile güldeste-i hayatın on birinci senesinde ana kucağından kara topraklara gömülen Şefikacığında habka ebedisidir. On dokuz Eylül 1924 tarihinde Kokaryalı sinema faciasının ateşleri içinde yanan kavrulan bu iki mini mini kurban canhıraş feryadlar içinde bir remâd durmak oldu. Hilkatın pek ender yetiştirdiği bu iki nadire-i vücud  bu hicran-ı edebiyet içinde yattıkça biçare validesi Rukiye hanımın, bedbaht babaları Kara Hakkı efendi huruşan gibi akan gözyaşları ölüme kavuşuncaya kadar bu mezar taşlarını ıslatacaktır. Kardeşlerinin feryadı hüsranı asumanın ve lûle-i huruşanı ile bir ahenk matem teşkil ediyor. Bu şüheda mezarı Hasibe'nin gelin odası, Şefika'nında ana kucağı oldu.......(Burada bir harf silik, okunmuyor) Birinin ahenk-i şebabı diğerinin nefhi hüsranıdır. ‘’

Mustafa Uzel dostumuz yalnızca bu mezar taşını okumakla kalmadı birde Osmanlı Arşivlerinden bir belgeyi hem temin etti ve hem de okuyarak ufkumuzu genişletti. İşte o belgenin bizlere anlattıkları.

belge-1-001.jpg

‘’ Baş Vekalet Celilesine Şehr-i halin on dokuzuncu badel zeval saat yedi raddelerinde Kokaryalı'da kaim tüccardan Hocazade Ahmed beyin mutasarrıf bulunduğu sinemada, makine dairesinde  açık da bulunan bir kordelanın parlamasından ani olarak zuhur eden harik neticesinde İsmet Paşa hazretlerinin biraderleri askeri doktorlardan binbaşı Ahmed refikası ve askeri doktor Kâzım bey refikası ve üç beş yaşlarında iki küçük çocuğu ve tüccardan Ragıb beyin on iki yaşındaki kerimesi ve manifaturacı Muhlis beyin hizmetçisi hanım ve  iki yaşındaki çocuğu ve Selanik'li boyacı Hakkı beyin yirmi dört  yaşlarındaki kerimesi  Hasibe hanım yanarak enkazın altında kalmak suretiyle vefat ettikleri ve bundan başka sekiz kadın ve çocuğun ağır ve hafif yaralı bulundukları, soruşturmaya devam edilmekte olup neticenin başkaca bildirileceği İzmir vilayetine bildirilimektde arz olunur efendim. /Dahiliye Vekili.24.9.1924"

Yaklaşık yüz yıldır insanların yüreklerini yakan bu yangın nasıl ve neden çıkmıştı? Dönemin gazetelerinden ve Osmanlı arşivlerinden öğrendiğimiz kadarıyla 19 Eylül 1924 tarihinde Hoca Zade Ahmet beye ait olan Kokaryalı Merkez Sinemasının makine dairesinde bulunan sekiz adet filim çinko dolaplarda muhafaza edilmesi gerekirken bu dolaplara yerleştirilmemiş ve gelişi güzel yere konmuştur. Sinema salonunda gösterilen filmin sonuna doğru projeksiyon makinesine elektrik sağlayan dinamo makinesinin kömüründen çıkan bir kıvılcım yerde gelişi güzel duran filmlerden birini tutuşturmuştur. Filmin yanmaya başlamasıyla paniğe kapılan makinist yana filmi kaptığı gibi kapıya kadar getirmiş ama beklenmedik bir şey oluyor, kimliği belirsiz bir şahıs yanan filme tekme atarak filmim kapıdan dışarı çıkmasını engelliyor ve yanan filim yön değiştirerek Gişe bölümünde yöneliyor ve orada bulunan on altı adet filimin tutuşmasına neden oluyor. Büyüyen yangın sinemanın her yanını sararak bu tarihi faciaya sebep oluyor.

belge-2-001.jpgbelge-3-002.jpgbelge-4.jpgbelge-5.jpg

Sinemayı 1895 de icat eden Augustus ve Louis kardeşler bu facianın yaşanacağını bilselerdi eminim ki icatlarını tarihin karanlık sayfalarına gömerlerdi. Dönemin sinema sektöründe yaygın olarak kullanılan dinamo makinesinden çıkan kıvılcımın İzmir’de ki yangına sebep oluşunun bir başka acı tarafı da 1907 yılının Mayıs ayında Napoli’den İzmir’e gelen ‘’İtalyan Sinematograf Kumpanyası’’ yanlarında getirdikleri bir adet dinamo makinesini İzmir’e sokmak için Sadrazam Damat Ferit Paşa’dan izin almalarıdır. Fakat yeri gelmişken belirtmeliyim ki dönemin sinema sektöründe lamba ve dinamolardan daha tehlikeli olan yanıcı ve parlayıcı madde olan Nitrat selülöz kullanılarak üretilen filim şeritleriydi. Bu filim şeritleri oksijen içerdiğinden yanmak için ayrıca oksijene ihtiyaç duymazlar hatta patlayıcı bir gaz çıkardıklarından dolayı da çok çabuk alev alabilirler ve kesif bir duman çıkarırlar. Nitrat yangınları su ile söndürülemediğinden bütün dünyada tehlikeli ve yanıcı madde kapsamındadırlar. İşte bunun içindir ki filim şeritleri ışığa tutulmaz ve çinko dolaplarda muhafaza edilir.

fotograf-4-001.jpgfotograf-5-001.jpgfotograf-6.jpg

Araştırmamızda Kokaryalı Merkez sinemasında hangi filmin gösterildiğine ait bir bilgiye ulaşmasak da bir Fransız tarafından 1896 da ilk filim gösteriminin Yıldız Sarayında padişah II.Abdülhamit ve çocuklarına yapıldığını ve yine 1896 yılında Avrupalıların çekmiş olduğu ‘’Osmanlı’da Sinema Manzaraları’’ adlı İstanbul’da ki sosyal yaşamla ilgili seçkilerin bir araya getirilip gösterildiği belgesel nitelikli filimdir. Burada sinema tarihini bu işle uğraşanlara bırakarak, bizlerde büyük can kaybına neden olan sinema yangının söndürülüş öyküsü de hayli düşündürücüdür. 

Kokaryalı Merkez sinemasında çıkan bu yangına sinemanın çok yakınında bulunan deniz uçaklarından sorumlu Harbiyeliler ve yangının başlamasından çok kısa bir süre sonra olay yerine ulaşan polis müdürü Rafet Bey ve polis memurlarının halkla birlikte yangına müdahale etmeleri sonucunda yangının sinemanın yanında bulunan kahve ve evlere sıçramasına engel olmuşlar ve facianın daha da büyümesine engel olmuşlardır. Yarım saat içinde sinema yanıp kül olurken Punta’dan hareket eden İtfaiye ancak yangın sönmek üzereyken olay yerine ulaşmıştır. Sinema sahibi Hocazade Ahmet Beyin daha sonra ki yıllarda yaptırdığı Alsancak Hocazade camiyle belki de vicdanında ki acıyı dindirmek içindir. Ne dersiniz?   

Bu çalışmaya katkı koyan Mustafa Uzel’e, Yasemin Akalın İsberk’e, APİKAM arşiv görevlilerine ve Hasan Tahsin Kocabaş’a teşekkür ederim.
 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
5 Yorum