Söze nereden başlamalı bilemedim. Dilimize klişe olmuş “Ahh eski Ramazanlar…” diyerek başlamak daha doğru geldi.Bu cümleyi kurarken aslında geçmişe değil, içimizde sakladığımız bir hatıraya sesleniyoruz. Çünkü eski Ramazan dediğimiz şey takvim yapraklarında değil; sofralarda, dualarda, bekleyişlerde saklıydı.
Eskiden sofralardan misafir, kalplerden dua, evlerden heyecan eksik olmazdı. Çocukluğumda sırf helva yemek için sahuru dört gözle beklerdim.“Anne ne olur beni de uyandır, oruç tutacağım.” der, ama çoğu zaman uyuya kalırdım. Sahurda ne yapılıyor diye merak etmek bile ayrı bir heyecandı.Sahuru atlattım mı, ertesi gün evde bambaşka bir saygınlık oluşurdu:“O oruçlu, ellemeyin.O oruçlu, ses yapmayın.”O sözler çocuk kalbime verilen bir değerin göstergesiydi.Sokaklarda koştururken midemde çalan iftar zili, aslında sabrın ilk dersiydi.
Ve şimdi.Bu yıl okullarda ilk kez Ramazan etkinlikleri serbest bırakıldı. Oğlum Beyazıt’ı okuldan almaya gittiğimde arkadaşları yanıma koştu:
“Serpil abla, kaç saat kaldı iftara?”
Bir saat dedim.Çoğunluğu oruçluydu.Yüzlerinde bir gurur, bir heyecan.İçime sevinç doldu. Çünkü anladım ki Ramazan hâlâ yaşıyor.
Ama bazılarına göre.
Küfürlü şarkılar normal.
Mahremiyetin konuşulduğu programlar normal.
Ama ilahi sesi anormal.
Ramazan coşkusu fazla.Oysa bizim asırlardır değişmeyen tek “normalimiz” Ramazan sevincidir. Bu sevinci bize miras bırakan büyüklerimiz; ilahilerle, aile sohbetleriyle, sabırla kalbimize üflediler.Şimdi o emanet bizde.
Ramazan sadece aç kalmak değildir.
Sabırdır.
Niyet terbiyesidir.
İsrafı fark etmektir.
Sadakayı hatırlamaktır.
Gösterişten uzak, insanın kendi içine bakabildiği nadir zamanlardan biridir.Eski Ramazanlar belki aynı sokaklarda değil artık.Ama aynı kalpte hâlâ mümkün.
Yeter ki biz yaşatalım.
Mübarek olsun…