Az Ama Gerçek, Az Ama Derin, Az Ama Kıymetli…

Feryal Romanello yazdı.. Az Ama Gerçek, Az Ama Derin, Az Ama Kıymetli…

Hayatımız boyunca ne kadar çok şeyi sayılarla ölçüyoruz, farkında mıyız?

Kaç arkadaşımız var, kaç kişi bizi arıyor, kaç kişi doğum günümüzü hatırlıyor? Kaç kitap okuduk, kaç ülke gezdik? Kaç yaşındayız? Kaç sevgilimiz oldu? Ne kadar kazanıyoruz?

Peki, bütün bu saydıklarımızın bizim için gerçekten ne ifade ettiğini hiç sorguladık mı?

Biraz durup baktığımda nitelik ve nicelik kavramları geldi aklıma.

Aslında hepimizin bildiği, günlük hayatımızda zaman zaman kullandığımız iki kelime. Ama bu kez onları biraz irdelemek istedim.

Antik Yunan filozofu Aristoteles, Kategoriler adlı eserinde varlıkları ve onların özelliklerini anlamaya çalışırken nicelik ile niteliği birbirinden ayırır. Nicelik, bir şeyin ne kadar olduğu, sayısı ya da ölçüsüyle ilgilidir. Nitelik ise onun nasıl olduğu ve hangi özelliklere sahip olduğunu anlatır.

Aristoteles'in yaptığı bu ayrımın üzerinden iki bin yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen, nitelik ve nicelik arasındaki fark bugün de üzerinde durmaya değer.

Örneğin bir insanın kaç kitap okuduğunu sayabiliriz. Ama o kitaplardan neler öğrendiğini, düşüncelerinin nasıl değiştiğini ya da öğrendiklerini hayatına ne ölçüde yansıttığını aynı kolaylıkla ölçemeyiz.

Bir sınıftaki öğrenci sayısını biliriz ama o sınıfta kazanılan bilgilerin veya bir öğretmenin öğrencilerinin hayatında bıraktığı izlerin değerini rakamlarla ifade edebilir miyiz?

Çünkü sayılabilen her şeyin değeri aynı değildir. Hatta hayatımızdaki en kıymetli şeylerin bazılarının herhangi bir ölçü birimi bile yoktur.

Sevgiyi düşünelim mesela. İki insan da birbirini çok sevdiğini söyleyebilir. Peki, bu sevginin niteliğini nasıl anlarız? Gramla ya da litreyle ölçemeyiz elbette. Onu sözcüklerden çok davranışlarda, gösterilen ilgide, verilen emekte ve zor zamanlarda sergilenen tutumlarda görürüz. Çünkü bazı duyguların miktarını ölçemeyiz ama hayatımızdaki karşılığını hissedebiliriz.

İnsan ilişkileri bunun en güzel örneklerinden biri.

Kalabalık bir arkadaş çevresine sahip olmakla gerçek bir dosta sahip olmak aynı şey değil. Üstelik yakınlık, birlikte geçirilen zamanla da doğru orantılı değil.

Kimi insanlarla yıllarca görüşür, birbirimizin hayatına dair pek çok ayrıntıyı biliriz. Yine de bazı konularda birbirimize yabancı kalabiliriz. Kimi insanlarla ise düşüncelerimiz öylesine örtüşür ki birbirimizi tanımak için uzun yıllara ihtiyaç duymayız.

Bir de hiç beklemediğimiz bir anda hayatımıza giren insanlar vardır. Bazen öyle bir cümle kurarlar ki üzerinden yıllar geçse bile unutamayız.

Belki o söz bizi derinden yaralamıştır. Belki hiç beklemediğimiz bir anda duyduğumuz sevgi dolu birkaç kelimedir. Belki cesaretimizi toplamamızı sağlamış, belki de kendimize veya hayata bakışımızı değiştirmiştir.

Söyleyen kişi o cümleyi çoktan unutmuş olabilir. Hatta bizde nasıl bir iz bıraktığının farkında bile olmayabilir. Ama biz o kelimeleri, söylendiği anı ve hissettiklerimizi hatırlarız.

Şimdi herkes bir düşünsün…

Hayatınız boyunca unutamadığınız böyle bir söz var mı? Yüreğinize dokunan, sizi mutlu eden ya da canınızı acıtan, yıllar geçmesine rağmen hafızanızdan silinmeyen bir cümle?

Kim bilir, belki de bir başkasının hafızasında bizim söylediğimiz ve çoktan unuttuğumuz bir cümle yaşıyordur.

İşte kelimelerin sayısıyla taşıdıkları anlam arasındaki farkı bundan daha güzel ne anlatabilir?

Yıllar boyunca yüzlerce, belki binlerce insanla karşılaşıyoruz. Kimileriyle aynı iş yerinde çalışıyor, kimileriyle aynı sıralarda okuyor, kimileriyle komşu oluyoruz.

Peki, bu insanların kaçından gerçekten bir şey öğreniyoruz? Kaçının düşüncelerinden etkileniyor, kaçının davranışlarını kendimize rehber ediniyoruz? Kaç insan bize daha iyi, daha anlayışlı, daha merhametli biri olmayı öğretiyor?

Bir arkadaşımızın zor bir durum karşısındaki tutumu veya hiç tanımadığımız birinin yaptığı küçük bir iyilik, düşüncelerimiz üzerinde kalıcı bir etki bırakabiliyor.

Üstelik bunu yalnızca başkalarından beklemek de doğru değil. Biz de birilerinin hayatından geçiyoruz. Acaba ardımızda nasıl bir iz bırakıyoruz?

Bizi tanıyan insanların sayısı mı önemli, yoksa bizi tanıdıktan sonra kendilerini biraz daha iyi hisseden insanların varlığı mı?

Elbette az olan her şeyin değerli, çok olan her şeyin değersiz olduğunu söylemiyorum. Kalabalık sofralar, büyük iş ve arkadaş grupları, geniş aileler de hayatın en güzel zenginliklerinden olabiliyor bazen. Hele arkasında kıskançlıklar değil de sevgi, saygı ve paylaşım varsa.

İlişkilerden bahsederken bir şey daha eklemek istiyorum: Nitelikli zaman geçirmek, özellikle anne-baba ve çocuk ilişkisinde çok önemli. Çocuklarımızla aynı evde bulunmak, ihtiyaçlarını karşılayacak imkânları sunmak ya da onlarla saatler geçirmek tek başına yeterli değil. Önemli olan, onlarla gerçekten ilgilenmek, onları dinlemek, merak ettiklerini paylaşmak ve hayata dair doğru değerleri kazanmalarında onlara rehberlik etmek. Atalarımızın dediği gibi, “Ağaç yaşken eğilir.” Çocuklarımızın kişiliklerinin şekillendiği yıllarda onlara ayırdığımız zamanın niteliği, gelecekte nasıl bireyler olacakları üzerinde büyük bir etkiye sahip. Bazen birlikte geçirilen kısa ama içten bir sohbet, saatlerce aynı ortamda bulunmaktan çok daha kıymetli olabilir.

Bu arada nitelik yalnızca insan ilişkilerinde karşımıza çıkmıyor tabii ki.

Sahip olduğumuz eşyalarda da benzer bir durum var. Hepimizin hayatında yeni aldığımız için sevindiğimiz, kullanmaktan keyif duyduğumuz, ihtiyaçlarımızı karşılayan pek çok eşya bulunuyor. Bunların kimi hayatımızı kolaylaştırıyor, kimi yalnızca güzellikleriyle bizi mutlu ediyor.

Bir de yıllardır sakladığımız, belki maddi değeri bile olmayan ama bizim için vazgeçilmez olan eşyalarımız var.

Eski bir fotoğraf, bir elbise, küçük bir deniz kabuğu, yıllar önce yazılmış bir mektup, bir yolculuktan kalan sıradan bir bileklik ya da kurutulmuş bir çiçek…

Bir başkasının gözünde hiçbir özelliği olmayan bu şeyler, bizim için bir insanı, bir dönemi veya unutmak istemediğimiz bir duyguyu temsil ediyor olabilir.

Bir eşyanın değerini yalnızca fiyatı veya yeniliği belirlemiyor. Kimi zaman bir ihtiyacı karşılaması, kimi zaman bize verdiği mutluluk, kimi zaman da taşıdığı hatıra onu değerli kılıyor.

Çok fazla ya da pahalı eşyalara sahip olmak tek başına bir mutluluk ölçüsü değil.

Aynı durum zaman ve deneyimler için de geçerli.

Bir tatilde kaç şehir gezdiğimizden, kaç fotoğraf çektiğimizden, kaç müze gördüğümüzden söz ediyoruz. Sanki yaşadığımız deneyimlerin değerini de sayılar belirliyormuş gibi.

Oysa bazen hiç planlamadığımız bir sokakta içtiğimiz kahve, programımıza sığdırdığımız onca etkinlikten daha fazla iz bırakıyor.

Bir sokak müzisyeninin sesi, bir meydandaki insanların neşesi, hiç tanımadığımız biriyle kurduğumuz kısa bir sohbet veya gün batımında gördüğümüz bir manzara…

Bütün bunların kaç dakika sürdüğünü belki hatırlamayız bile. Ama bize hissettirdikleri uzun süre bizimle kalır.

Bir şehri görmekle onu hissetmek arasındaki fark da burada yatıyor.

Hayatımızın başka alanlarında da durum çok farklı değil.

Bazen daha fazlasını elde etmeye, daha çok şey yapmaya, daha çok insana yetişmeye çalışırken gerçekten ne istediğimizi düşünmeye fırsat bulamıyoruz.

Oysa zamanımızın, enerjimizin ve sevgimizin de bir değeri var.

Her davete katılmak, her fırsatı değerlendirmek, her konuda bir fikir sahibi olmak zorunda değiliz. Bazen birkaç şeye gerçekten ilgi göstermek, pek çok şeyle yüzeysel olarak ilgilenmekten daha anlamlı olabilir.

Belki de nitelik ve nicelik arasındaki farkı anlamak, önceliklerimizi yeniden gözden geçirmemizi sağlıyor.

Neye zaman ayırıyoruz? Neye ve kime emek veriyoruz? Neleri yalnızca alışkanlıktan sürdürüyor, nelerden gerçekten mutluluk duyuyoruz?

Bu soruların herkes için farklı cevapları var elbette.

Kimileri kalabalıklardan beslenir, kimileri sessizliği sever. Kimileri yeni yerler keşfetmekten, kimileri hep aynı yerde vakit geçirmekten hoşlanır. Birinin çok değer verdiği bir şey, bir başkası için hiçbir anlam ifade etmeyebilir.

Önemli olan kendi hayatımızdaki değerlerin farkında olabilmek.

Nicelik bize ne kadarına sahip olduğumuzu söyleyebilir. Ama sahip olduklarımızın bizim için ne ifade ettiğini anlamak, biraz daha derine bakmayı gerektiriyor.

Belki de bu yüzden hayatımızın en güzel anılarını düşündüğümüzde aklımıza rakamlar gelmiyor.

Bir ses, bir yüz, bir bakış, bir koku, bir cümle…

Bazen küçücük bir ayrıntının içine koskoca bir hikâye sığıyor. O hikâyenin değerini ise ne sayabiliyoruz ne de ölçebiliyoruz.

Belki de güzel bir hayatın sırrı sandığımız kadar karmaşık değildir.

Az ama gerçek. Az ama derin. Az ama kıymetli…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yerel Haberleri