Her gün aynı şehre bakıyoruz. Aynı sokaklar, aynı kalabalık, aynı telaş. Hayat akıp gidiyor. Biz de o akışın içinde kaydırıp geçiyoruz. Bakıyoruz. Ama kaçımız durup görüyor?
Aynı eve on kişi bakıyor. Biri metrekareye, biri fiyata, biri manzaraya bakıyor. Ben mesleğim gereği artık başka bir şeye bakıyorum: O eve sığmaya çalışan hayata. Eşyaların nereye konacağına değil, o evde hangi hayallerin kurulacağına. Çünkü aynı duvara bakıp aynı şeyi görmüyoruz.
Aynı habere, aynı fotoğrafa, aynı insana da böyle bakıyoruz. Hızlıca bakıp hızlıca hüküm veriyoruz. Sosyal medyada yüzlerce yüz görüyoruz, beğenip geçiyoruz. Görmek için durmuyoruz; durmak için vaktimiz yok.
Bir insanın o gün nasıl göründüğü, nasıl bir hayat yaşadığını anlatmaya yetmiyor. En rahat görünenin en büyük kaygıyı taşıdığı, en sessiz duranın en çok şey anlatmak istediği anlar oluyor.
Biz sonuçlara bakmayı seviyoruz, süreci görmeyi değil. Oysa her sonucun ardında çoğu zaman görünmeyen bir süreç, her başlangıcın ardında ise bilinmeyen bir hikâye vardır.
Kimin evi var, kimin arabası var, kim nereye geldi, kim ne yaptı… Bakıyoruz. O noktaya nasıl gelindiğini, kaç yıl emek verildiğini, kaç kez yıkılıp yeniden başlandığını sormuyoruz.
Bir insanı tanımadan, bir kararın nedenini öğrenmeden, bir hayatın yalnızca görünen bölümünden yola çıkarak hüküm vermek kolaydır. Zor olan, bilmediğimiz kısmı kabul etmek ve hemen karar vermemektir. Belki de gerçek görmek tam burada başlar: Kendi yorumumuzdan önce, karşımızdakinin hikâyesine yer açabilmekte.
Bakmak hızlıdır. Bir saniye sürer.
Görmek yavaştır. Emek ister, dikkat ister, vicdan ister.
Belki de bu yüzden bu kadar çabuk yargılıyoruz. Çünkü bakmak yetiyor sanıyoruz. Oysa görmek için sormak, gerçekten dinlemek gerekiyor. “Nasılsın?” sorusunu geçiştirmek için değil, içten bir merakla sormak gerekiyor. Bir başarının arkasındaki uykusuz geceleri, bir gülümsemenin arkasındaki kaygıyı merak etmek gerekiyor.
Herkesin dışarıdan görünen bir hayatı, bir de içinde yaşadığı gerçekliği var. Biz sadece vitrine bakarak hüküm veriyoruz. Oysa hepimiz aynı şeyi bekliyoruz: Yaptığımız işin, verdiğimiz emeğin, sustuklarımızın görülmesini.
O zaman dönüp kendimize soralım: Başkalarının bizi görmesini beklerken, biz kimi gerçekten görüyoruz?
Çünkü mesele gözlerimizi nereye çevirdiğimiz değil, neyi görmek için durduğumuz.
Bakmak gözlerimizin işidir.
Görmek ise yüreğimizin.