Batı İdeolojisinin Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki etkileri

Fatih Yusuf Duyar yazdı; Batı İdeolojisinin Türkiye’nin kuruluş yıllarındaki etkileri

Sosyoloji ve Türk siyaset tarihi okumalarımda beni her zaman en çok çarpan detaylardan biri, Cumhuriyetin kuruluş kodlarının aslında Ankara’nın bozkırından çok önce, 19. yüzyılın ortalarında Paris’te, dar bir felsefe sokağında yazılmaya başlanmış olmasıdır. Bizler genellikle Türk modernleşmesini salt bir “Batılılaşma” veya askeri bir refleks olarak okumaya eğilimliyiz. Oysa meselenin felsefi köklerine, özellikle sosyolojinin kurucusu Auguste Comte’un vizyonuna indiğimizde, karşımıza muazzam bir “toplumsal mühendislik” ve bir “kestirme yol” projesi çıkar.

Bu hikaye, 4 Şubat 1853 tarihinde, kendini yeni bir dinin (İnsanlık Dini) peygamberi olarak gören Auguste Comte’un, Osmanlı Sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’ya yazdığı o meşhur, cüretkar ve bir o kadar da vizyoner mektupla başlar.

Comte, Fransız Devrimi’nin getirdiği anarşiden, kan banyosundan ve bitmek bilmeyen “özgürlük, eşitlik” tartışmalarından bıkmıştı. Kendi geliştirdiği “Üç Hal Yasası”na göre insanlık Teolojik (dini) aşamadan çıkmış, Metafizik (soyut kavramlar, haklar, devrimler) aşamaya saplanıp kalmıştı. Batı bu kaosun içinde debelenirken, Comte’un gözü Doğu’ya, özellikle de Osmanlı’ya çevrildi.

Reşit Paşa’ya yazdığı mektubun özü aslında sarsıcı bir sosyolojik reçeteydi: “Siz Doğulular, biz Batılıların düştüğü bu demokratik anarşiye, metafizik kargaşaya düşmek zorunda değilsiniz. Aydınlarınız halkı kışkırtmasın. Elinizde halihazırda itaatkar bir halk ve merkezi, güçlü bir otorite var. Bu gücü kullanın. Teolojik (dini) aşamadan çıkıp, aradaki o yıkıcı metafizik aşamayı hiç yaşamadan doğrudan Pozitif (bilimsel) aşamaya sıçrayın.” Comte, Osmanlı’nın modernleşmesinin tabandan (halktan) gelecek demokratik bir devrimle değil, bilimin mutlak yasalarına inanan “aydınlanmacı bir despotizmle”, yani tepeden inme bir elit kadroyla yapılması gerektiğine inanıyordu. Mustafa Reşit Paşa bu mektuba hiçbir zaman cevap vermedi. Osmanlı’nın o günkü “anlam dünyası” bu radikal pozitivist tebliği kavramaya henüz hazır değildi. Ancak Comte’un ektiği bu tohum, birkaç on yıl sonra Paris’e sürgüne giden genç Osmanlı zabitlerinin zihninde filizlenecekti.

PARİS’TEKİ KÖPRÜ: PİERRE LAFFİTTE VE AHMED RIZA

Comte’un ölümüyle yarım kalan bu Doğu projesi, onun en sadık öğrencisi ve Pozitivist Kilise’nin yeni lideri Pierre Laffitte aracılığıyla Osmanlı muhalefetine sızdı. Jön Türklerin efsanevi lideri Ahmed Rıza, Paris’te Laffitte’in derslerine katıldığında adeta büyülendi. Aradığı siyasi reçeteyi bulmuştu. Osmanlı çökerken, onu kurtaracak olan şey ne padişahın mutlakıyetçiliği ne de Batı’nın o kaotik ve “metafizik” demokrasisiydi. Çözüm, toplumu bilimin rehberliğinde elit bir kadroyla yeniden organize etmekti.

Ahmed Rıza, Comte’un “Ordre et Progrès” (Düzen ve İlerleme) sloganını aynen alıp Türkçeye çevirdi: Nizam ve Terakki. Bu fikir, kısa süre sonra imparatorluğun kaderini eline alacak olan “İttihat ve Terakki” cemiyetinin sadece felsefi altyapısını değil, doğrudan eylem planını oluşturdu. İttihatçıların o tavizsiz, halka rağmen halk için hareket eden, gücü ve bilimi kutsayan elitist tavrı, aslında Paris’teki o pozitivist kürsüden devralınmış bir mirastı.

İttihat ve Terakki’nin siyasi serüveni imparatorluğun yıkılışıyla sonuçlansa da, onların içinden çıkan ve bu pozitivist zihniyeti pratik bir devlet aklına dönüştüren kişi Mustafa Kemal Atatürk oldu.Bugün dönüp baktığımızda, Cumhuriyet devrimlerinin uygulanış biçimi, Auguste Comte’un 1853’te Reşit Paşa’ya hayal olarak sunduğu o “kestirme yol” projesinin birebir, ete kemiğe bürünmüş halidir.Mustafa Kemal, hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, harf inkılabı gibi devasa kültürel dönüşümleri yıllarca sürecek demokratik tartışmalara, meclis anarşisine (Comte’un tabiriyle ‘metafizik ajitasyona’) bırakmadan. Devrimler ile, devleti elinde tutan güçlü bir kadro tarafından tepeden inme bir kararlılıkla topluma zerk edilmiştir.

Padişahın (Teolojik otorite) yerini, yeni rejimde neyin alacağı sorusuna Mustafa Kemal’in verdiği o cevap, pozitivizmin Türkiye’deki nihai manifestosudur: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Bu söz, sadece eğitime verilen bir önem değil; siyasetin, hukukun ve toplumsal yaşamın referans noktasının artık gökyüzünden yeryüzüne, felsefi tartışmalardan laboratuvarın kesinliğine indirildiğinin ilanıdır.

Osmanlı’nın son dönemi ve Erken Cumhuriyet tarihi, sadece askeri bir kurtuluş destanı değil, aynı zamanda devasa bir sosyolojik laboratuvardır. Auguste Comte’un “İnsanlık Dini”, Avrupa’da tutunamamış ve silinip gitmiş olabilir; ancak onun “metafizik evreyi teğet geçerek, aydınlanmacı bir otorite eliyle doğrudan bilimsel topluma sıçrama” fikri, Türk devrim kadrolarının elinde dünyanın en keskin ve radikal modernleşme hamlelerinden birine dönüşmüştür. Bizim modernleşme tarihimiz, “öngörmek için bilmek, kontrol etmek için öngörmek” diyen pozitivist aklın sahadaki izleridir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.

Yaşam Haberleri