Çapakçur: Tarihin sessiz bıraktığı cephe

Dr. Taner Akman

Bugün size Çanakkale’yi anlatmayacağım…

Sakarya’yı da…

Büyük Taarruz’u da…

Bugün, adını belki de ilk kez duyacağınız, ama bu vatanın kaderinde sessizce iz bırakmış bir cepheyi anlatacağım.

Çapakçur’u…

Tarih, bazen en büyük haksızlığı kendi kahramanlarına yapar.

Bazı zaferleri nesilden nesile anlatır; kitapların baş köşesine koyar, filmlere konu eder, marşlarla yaşatır. Bazılarını ise birkaç satırın arasına sıkıştırır. Oysa toprağa düşen kurşun aynı kurşundur, akan kan aynı kandır, şehit olan Mehmetçik de aynı Mehmetçiktir.

İşte Çapakçur da böyledir…

Bugünkü adıyla Bingöl.

Dağlarıyla, vadileriyle, sert coğrafyasıyla Anadolu’nun doğuya açılan en stratejik kapılarından biri…

Bugün o dağlara baktığınızda huzuru görürsünüz. Oysa 1916 yazında aynı dağlar top sesleriyle inliyor, aynı vadilerde süngüler parlıyor, aynı topraklar genç insanların kanıyla sulanıyordu.

Birinci Dünya Savaşı’nın en ağır günleri…

Osmanlı Devleti yalnızca bir cephede değil; Kafkasya’dan Süveyş’e, Galiçya’dan Irak’a kadar aynı anda birçok cephede var olma mücadelesi veriyordu. İmparatorluk artık yorgundu. İnsan gücü tükenmiş, ekonomik kaynaklar zorlanmış, lojistik hatlar çökmeye başlamıştı.

Doğuda ise Rus Çarlığı durmaksızın ilerliyordu.

Erzurum düşmüştü.

Ardından Muş…

Sonra Bitlis…

Rus ordusunun hedefi yalnızca birkaç şehir değildi. Nihai amaç, Diyarbakır üzerinden Mezopotamya’ya inmek, Osmanlı ordusunun doğu ile güney arasındaki bağlantısını koparmak ve Anadolu’nun içlerine kadar ilerleyebilmekti.

İşte tam bu sırada, henüz “Atatürk” soyadını almamış genç bir kolordu komutanı yeniden tarihin önüne çıktı.

Mustafa Kemal Paşa…

Çanakkale’de gösterdiği üstün komutanlık sayesinde artık herkes tarafından tanınan bir isimdi. Ancak onun askerî dehası yalnızca Çanakkale’den ibaret değildi. 16. Kolordu Komutanı olarak Doğu Cephesi’ne gönderildiğinde önünde neredeyse imkânsız görünen bir görev vardı.

Hem dağılmış birlikleri toparlayacak…

Hem morali çökmüş askerleri yeniden ayağa kaldıracak…

Hem de sayıca ve teçhizat bakımından üstün Rus ordusunu durduracaktı.

Önce Muş geri alındı.

Ardından Bitlis…

Bu iki başarı yalnızca harita üzerinde birkaç şehrin kurtarılması anlamına gelmiyordu. Rus ordusunun planları bozulmuş, ilerleme temposu kesilmişti.

Fakat Ruslar vazgeçmedi.

Yeni hedef Çapakçur’du.

Çünkü Çapakçur sıradan bir kasaba değildi.

Burası Doğu Anadolu’nun kilidiydi.

Burayı geçen bir ordu yalnızca Bingöl’e ulaşmış olmazdı; Elazığ’a, Diyarbakır’a ve Güneydoğu Anadolu’na uzanan yolların kapısını da aralamış olurdu.

Mustafa Kemal Paşa bunu herkesten iyi biliyordu.

Savaşı yalnızca asker sayısıyla kazanamayacağını da biliyordu.

Bu yüzden en büyük silahı coğrafya oldu.

Dar boğazları kullandı.

Geçitleri savunma hattına dönüştürdü.

Yüksek tepeleri adeta doğal kalelere çevirdi.

Askerlerini öyle noktalara yerleştirdi ki, Rus ordusunun sayısal üstünlüğü birçok yerde anlamını yitirdi.

Cephede sadece emir veren bir komutan değildi.

Birlikleri dolaşıyor…

Subaylarla birebir konuşuyor…

En ön hatlara kadar gidiyor…

Askerlerine moral veriyordu.

Çünkü iyi biliyordu ki savaşta bazen bir komutanın varlığı, binlerce mermiden daha güçlüdür.

Çapakçur’da günler süren çetin çatışmalar yaşandı.

Sis çöktü.

Yağmur yağdı.

Çamur içinde yüründü.

Açlık vardı.

Yorgunluk vardı.

Mühimmat eksikliği vardı.

Ama geri çekilmeyi kabul etmeyen bir irade de vardı.

Her tepe uğruna…

Her dere uğruna…

Her metre vatan toprağı uğruna mücadele edildi.

Sonunda Rus ilerleyişi durduruldu.

Belki dünya tarihinin en büyük meydan savaşlarından biri değildi.

Belki yüz binlerce askerin karşı karşıya geldiği devasa bir cephe değildi.

Ama sonuçları küçümsenecek gibi de değildi.

Diyarbakır yolu kapanmıştı.

Rusların güneye inme planı sekteye uğramıştı.

Kafkas Cephesi nefes almıştı.

Ve Anadolu’nun doğusunda yeni bir savunma hattı kurulabilmişti.

Bütün bunlar yaşanırken Mustafa Kemal henüz ne Cumhurbaşkanıydı ne de “Başkomutan.” O günlerde o, yalnızca görevini yapan bir Osmanlı subayıydı.

Belki de onu farklı yapan tam da buydu.

Gösteriş peşinde değildi.

Zaferin kendi adına yazılmasını istemiyordu.

Görevi neredeyse oradaydı.

Cephe neredeyse oradaydı.

Vatanın ihtiyacı neredeyse oradaydı.

Bugün okul kitaplarında Çapakçur’a geniş yer ayrılmıyor olabilir. Bu, müfredatın daha çok savaşın genel seyrini değiştiren dönüm noktalarına odaklanmasından kaynaklanıyor. Ancak tarih, yalnızca en çok anlatılan olaylardan ibaret değildir; bazen sessiz kalan cepheler de bir milletin kaderinde derin izler bırakır.

Bugün Bingöl’ün serin yaylalarında gezen çocuklar, belki farkında bile olmadan yüz on yıl önce aynı topraklarda verilen büyük bir mücadelenin üzerinde yürüyorlar.

O dağlar yalnızca taş değildir.

O vadiler yalnızca coğrafya değildir.

Onlar, ismi bilinmeyen binlerce Mehmetçiğin emaneti, vatanın sessiz hafızasıdır.

Ve belki de asıl görevimiz, yalnızca büyük zaferleri alkışlamak değil; unutulmuş cepheleri de hatırlamaktır.

Çünkü bir milleti ayakta tutan yalnızca tarih kitaplarının manşetleri değildir.

Dipnotlarda kalan kahramanlarını da unutmamasıdır.

Belki de artık Çapakçur’u yeniden hatırlamanın zamanı gelmiştir.

Çünkü bir millet, sadece en büyük zaferlerini hatırladığı kadar değil; sessiz kahramanlarını da yaşattığı kadar büyüktür.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.