İnsan genomuna dair en çarpıcı gerçeklerden biri şudur: Genetik materyalimizin yaklaşık yüzde sekizi köken olarak virüslerden gelmektedir. Bu ifade ilk duyulduğunda provokatif ya da abartılı gibi algılansa da, modern genomik ve evrimsel biyoloji bu gerçeği uzun süredir net biçimde ortaya koymaktadır. Daha da şaşırtıcı olan ise, bu viral kökenli genlerden en az birinin yokluğunda insan gebeliğinin mümkün olmamasıdır. Başka bir deyişle, insan türü biyolojik varlığını kısmen antik bir virüse borçludur.
İnsan genomu yaklaşık yirmi bin protein kodlayan gen içerir. Ancak bu genler, genomun yalnızca yüzde bir ila iki gibi çok küçük bir kısmını oluşturur. Geriye kalan büyük bölüm, uzun yıllar boyunca “junk DNA” yani işlevsiz, evrimsel artık olarak tanımlanmıştır. Günümüzde bu tanımlamanın büyük ölçüde yanlış olduğu bilinmektedir. Bu geniş genomik alan; düzenleyici diziler, transpozonlar, yapısal elemanlar ve özellikle de endojen retrovirüsler gibi işlevsel açıdan son derece önemli unsurları barındırır.
Endojen retrovirüsler, milyonlarca yıl boyunca atalarımızın üreme hücrelerine bulaşmış, DNA’ya entegre olmuş ve nesiller boyunca kalıcı hâle gelmiş antik virüs kalıntılarıdır. Bu virüsler artık çoğalamaz; ancak genomda fosil benzeri bir iz olarak varlıklarını sürdürürler. İnsan genomundaki endojen retroviral diziler, protein kodlayan genlerden yaklaşık dört kat daha fazla yer kaplar. Bu büyüklük, onların basit birer evrimsel artık olarak görülmesini imkânsız kılar.
Bu viral mirasın en çarpıcı örneklerinden biri syncytin adlı gendir. 2000 yılında Boston’da yürütülen çalışmalar sırasında, plasentada yüksek düzeyde ifade edilen bu gen keşfedilmiştir. Dizilim analizleri yapıldığında ortaya çıkan gerçek şaşırtıcıdır: Syncytin, HERV-W adlı antik bir retrovirüsün zarf, yani “env” geninden türemiştir. Normalde bu gen, virüsün konak hücreyle kaynaşmasını sağlar. İnsan biyolojisinde ise aynı mekanizma, plasentada trofoblast hücrelerinin birleşerek sinsityotrofoblast tabakasını oluşturmasını mümkün kılar.
Bu tabaka olmadan fetüs anne rahmine tutunamaz ve gebelik sürdürülemez. Deneysel çalışmalarda, özellikle fare modellerinde, syncytin genlerinin devre dışı bırakılması plasenta oluşumunun tamamen durmasına ve embriyoların ölümüne yol açmıştır. Bu nedenle syncytin “yararlı” bir gen olmanın ötesinde, memeli üremesi için zorunlu bir biyolojik unsurdur. Evrim, bir virüs genini ele geçirerek memelilerin temel biyolojisine entegre etmiştir.
Daha da ilginç olan nokta, insan syncytin’i ile fare syncytin’inin köken olarak tamamen farklı retrovirüslerden gelmesidir. Evrim tarihinin farklı dönemlerinde, farklı türlerde, farklı virüsler bağımsız olarak aynı biyolojik probleme aynı çözümü sunmuştur. Bu durum yakınsak evrimin çarpıcı bir örneğidir: Aynı işlev, farklı kökenlerden gelen genlerle sağlanmıştır.
Syncytin’in bir diğer kritik rolü ise bağışıklık sistemine ilişkindir. Retrovirüslerin env proteinleri, konağın bağışıklık yanıtından kaçmayı sağlayan immünsüpresif özellikler taşır. Aynı özellik plasentada annenin bağışıklık sisteminin, genetik olarak “yabancı” olan fetüsü reddetmesini engeller. Virüslerin kendilerini korumak için geliştirdiği mekanizma, insan biyolojisinde gebeliğin sürdürülmesini sağlayan hayati bir avantaja dönüşmüştür.
Klinik gözlemler de bu biyolojik ilişkinin önemini destekler. Preeklampsi ve HELLP sendromu gibi gebelik komplikasyonlarında, plasental syncytin ekspresyonunun belirgin şekilde düşük olduğu gösterilmiştir. Trofoblast füzyonunun bozulması, plasenta gelişimini aksatmakta ve ciddi obstetrik sorunlara zemin hazırlamaktadır. Antik bir virüs geninin işlev bozukluğu, modern insan hastalıklarına doğrudan katkıda bulunabilmektedir.
Tüm bu bulgular ışığında, virüsleri yalnızca hastalık yapan parazitler olarak tanımlamak eksik ve hatalıdır. Virüsler, genomumuzun anlamlı bir bölümünü oluşturur ve en az bir tanesi olmadan insan türü var olamazdı. “Junk DNA” olarak adlandırılan alanlar, aslında evrimsel bir hazine niteliğindedir ve içinde hâlâ keşfedilmeyi bekleyen sayısız biyolojik sürpriz barındırır. İnsan ile virüs arasındaki sınır, düşündüğümüzden çok daha bulanık ve iç içedir.
Bedensel olarak insan, milyonlarca yıl süren evrimin ürünü. Hatta işin daha sarsıcı tarafı şu: Genomumuzun önemli bir kısmı virüs kökenli ve üreyebilmemiz bile antik bir virüs genine bağlı. Yani insan bedeni; tesadüflerin, hataların, virüslerin ve zamanın ortak eseridir.
Evrim bedeni inşa eder, ama anlamı açıklayamaz. Genler çoğalmayı açıklar, ama vicdanı açıklayamaz.
Bugün bilim bize şunu gösteriyor: İnsan, kör bir sürecin içinden çıkmış olabilir. Ama insanın içindeki anlam arayışı, ahlak duygusu ve “yanlış” diyebilme yetisi kör değildir. Tesadüf bilinç üretmez; mekanizma değer üretmez.
Bilimsel olarak insanın nasıl meydana geldiğini çözdüğümüz noktada sorumuz da değişiyor:
Virüsü bile kendine köle yapabilen bu mükemmel mekanizmanın içindeki bilinç, ahlak ve anlam duygusu nereden geldi?
Belki de cevap sandığımızdan daha yakındır:
Eğer insan, kör süreçlerin ürünü olsaydı, hakikati arayacak gözleri hiç olmazdı.
Bilimsel Kaynaklar:
Bu yazıda aktardığım bilgilerin temelini, insan genomunda endojen retrovirüslerin oranını ortaya koyan ve Nature Reviews Genetics gibi yüksek etki faktörlü dergilerde yayımlanan genomik analiz çalışmaları oluşturmaktadır. Syncytin geninin keşfi ve plasental rolü, 2000 yılında Science dergisinde yayımlanan ve Boston merkezli araştırma gruplarının yürüttüğü çalışmalara dayanmaktadır. Endojen retrovirüslerin evrimsel entegrasyonu ve yakınsak evrim örnekleri, özellikle Virology ve PNAS dergilerinde yayımlanan karşılaştırmalı genomik çalışmalarla desteklenmiştir. Fare modellerinde syncytin geninin devre dışı bırakılmasına ilişkin deneysel bulgular, Nature ve Developmental Biology dergilerinde yer alan fonksiyonel genetik araştırmalardan alınmıştır. Preeklampsi ve HELLP sendromlarında syncytin ekspresyonunun azalmasını gösteren klinik veriler ise American Journal of Obstetrics and Gynecology ve Placenta dergilerinde yayımlanan obstetrik ve moleküler patoloji çalışmalarına dayanmaktadır.