Gaslighting: İnsanın Kendi Zihnine Düşman Edilmesi
Son yıllarda özellikle sosyal medyada sıkça karşılaştığımız bir kelime var: Gaslighting.
İlk duyulduğunda kulağa oldukça ilginç gelen bu kelime, aslında çok daha ürkütücü bir psikolojik manipülasyon biçimini anlatıyor. Üstelik insanı korkutan tarafı, bunun her zaman bağırarak, tehdit ederek veya açıkça aşağılayarak yapılmaması.
Bazen son derece sakin bir ses tonuyla…
Bazen bir gülümsemeyle…
Bazen de “Sen yanlış hatırlıyorsun” cümlesiyle yapılıyor.
Ve belki de en tehlikeli tarafı tam olarak burada başlıyor.
Çünkü gaslighting’in hedefi yalnızca sizi üzmek değildir. Daha derindeki hedef, kendi algılarınıza güvenme yeteneğinizi zayıflatmaktır.
Her şey bir gaz lambasıyla başladı
“Gaslighting” teriminin kökeni 1938 yılında İngiliz yazar Patrick Hamilton tarafından yazılan Gas Light adlı tiyatro oyununa dayanıyor. Oyun daha sonra 1940 ve 1944 yıllarında sinemaya uyarlandı. 1940 yapımı film Amerika’da Angel Street adıyla gösterildi.
Hikâyenin merkezinde Bella Manningham ve kocası Gregory Manningham bulunuyor.
Kocası, Bella’nın gerçeklik algısını sistematik biçimde bozmak için evde çeşitli oyunlar oynuyor. Bunlardan en dikkat çekici olanı ise gaz lambalarıyla ilgili.
Bella, evdeki gaz lambalarının zaman zaman azaldığını fark ediyor.
Kocasına bunu söylediğinde ise aldığı cevap basit:
“Hayır, öyle bir şey olmadı.”
Bella gördüğünden emindir.
Ama karşısındaki kişi de son derece emindir.
Bir süre sonra Bella şu soruyu sormaya başlar:
“Acaba gerçekten ben mi yanılıyorum?”
İşte gaslighting’in özeti aslında bu cümlede saklıdır.
“Ya gerçekten ben yanılıyorsam?”
Terim de tam olarak bu hikâyeden doğuyor. Ancak ilginç bir ayrıntı var: gaslighting kelimesi oyunun ya da filmin içinde kullanılan bir terim değildi. Daha sonra, bu hikâyede anlatılan manipülasyon biçimini tanımlamak için İngilizcede kullanılmaya başladı.
Gaslighting tam olarak nedir?
Gaslighting, bir kişinin başka bir insanı kendi algılarından, deneyimlerinden veya olayları anlama biçiminden şüphe eder hale getirecek şekilde manipüle etmesidir.
Türkçede bunu tek kelimeyle karşılamak kolay değil.
“Akıl bulandırma”, “gerçeklik algısını bozma”, “psikolojik manipülasyon” veya “kişiyi kendisinden şüphe ettirme” gibi ifadeler kullanılabilir.
Ama aslında hiçbirisi tam olarak gaslighting’in taşıdığı anlamı karşılamıyor.
Çünkü burada sıradan bir yalandan daha fazlası var.
Bir insan size bir konuda yalan söyleyebilir.
Bir insan hata yapabilir.
Bir insan olayları yanlış hatırlayabilir.
Bir insan tartışma sırasında kendisini haklı çıkarmak için gerçeği çarpıtabilir.
Bunların tamamına otomatik olarak “gaslighting” demek doğru değildir.
Gaslighting’de önemli olan tek bir olay değil, zaman içinde tekrarlanan bir manipülasyon örüntüsüdür.
Kişinin hafızası, algıları, duyguları ve olayları yorumlama biçimi sürekli olarak sorgulanır.
Sonunda kişi yalnızca karşısındaki insandan değil, kendisinden de şüphe etmeye başlar.
En tehlikeli nokta: İnsan kendi zihnine güvenmemeye başladığında
Bir düşünün.
Bir olay yaşanıyor.
Siz olayı çok net hatırlıyorsunuz.
Karşınızdaki kişi:
“Öyle bir şey olmadı.”
diyor.
Siz:
“Oldu, hatta şunu da söyledin.”
diyorsunuz.
O:
“Hayır, sen yanlış hatırlıyorsun.”
diyor.
Bir süre sonra tartışma olayın kendisi olmaktan çıkıyor.
Bu kez siz kendi hafızanızı savunmaya çalışıyorsunuz.
Sonraki olayda yine benzer bir şey yaşanıyor.
Ve yine:
“Sen yanlış anladın.”
“Çok hassassın.”
“Her şeyi büyütüyorsun.”
“Sen zaten hep negatif düşünüyorsun.”
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Sen kafanda kuruyorsun.”
“Yine mi alındın?”
“Şaka yaptım.”
“Sen gerçekten sorunlu birisin.”
Bir süre sonra insanın zihninde çok tehlikeli bir soru beliriyor:
“Acaba sorun gerçekten bende mi?”
İşte kırılma noktası burası.
Gaslighting’in amacı her zaman “narsistik bir kişiliğin” ürünü değildir
Gaslighting çoğu zaman narsisizm, kontrol ihtiyacı, empati eksikliği veya başka problemli ilişki dinamikleriyle birlikte ele alınıyor.
Ancak önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:
Gaslighting yapan herkes narsist değildir.
Aynı şekilde her narsistik özellik gösteren insan da sistematik olarak gaslighting uygulamaz.
Bu davranışın altında güç ve kontrol isteği, sorumluluktan kaçma, karşı tarafı susturma, ilişki üzerindeki hâkimiyeti koruma veya kendi davranışlarının sonuçlarıyla yüzleşmek istememe gibi farklı motivasyonlar bulunabilir.
Dolayısıyla bir tartışmada “Sen yanlış hatırlıyorsun” cümlesinin bir kez kurulması tek başına gaslighting kanıtı değildir.
Asıl dikkat edilmesi gereken şey örüntüdür.
Üç basit yöntemden çok daha fazlası var
Gaslighting’in yalnızca birkaç kalıptan oluştuğunu düşünmek de yanıltıcı olur.
Bazen sözlerle yapılır.
Bazen davranışlarla.
Bazen bilgi saklanarak.
Bazen de kişinin çevresindeki insanlarla olan ilişkileri zayıflatılarak.
Örneğin kişi önce sert biçimde konuşur.
Siz buna tepki gösterdiğinizde:
“Ben sana gayet normal konuştum.”
der.
Bir süre sonra siz onun ses tonunu bile sorgulamaya başlarsınız.
Bir başka yöntemde ise kişi söylediği bir şeyi daha sonra inkâr eder:
“Ben bunu hiç söylemedim.”
Siz emin olsanız bile kanıtlayamadığınız için geri adım atarsınız.
Daha sonra aynı şey tekrar eder.
Bir başka yöntemde ise kişinin eşyalarıyla, çevresiyle veya günlük düzeniyle oynanabilir.
Bir eşya yerinden kaldırılır.
Siz ararsınız.
Bulamazsınız.
Daha sonra aynı eşya daha önce aradığınız yerde ortaya çıkar.
Sorarsınız:
“Sen mi koydun?”
Cevap:
“Hayır. Zaten oradaydı.”
Tek başına böyle bir olay elbette hiçbir şey kanıtlamaz.
Fakat bu davranış tekrar tekrar, bilinçli ve inkâr eşliğinde yapılıyorsa artık mesele eşyanın kendisi değildir.
Mesele, sizin kendi algınıza güvenip güvenemeyeceğinizdir.
Bir başka güçlü silah: Duygularınızı geçersiz kılmak
Gaslighting yalnızca “olay hiç yaşanmadı” demek değildir.
Bazen olay yaşanmıştır.
Ama sizin o olay karşısındaki duygunuz hedef alınır.
“Üzüldüm.”
“Abartıyorsun.”
“Bu kadar alınacak ne var?”
“Normal bir insan buna böyle tepki vermez.”
“Çok dramatiksin.”
“Yine başladın.”
Böylece tartışmanın konusu değişir.
Başlangıçta konuşulan şey, kişinin yaptığı davranıştır.
Sonunda konuşulan şey ise sizin neden bu kadar “hassas” olduğunuzdur.
Bir süre sonra insan kendi duygularından bile şüphe etmeye başlayabilir.
“Ben gerçekten fazla mı tepki veriyorum?”
Bu da gaslighting’in en güçlü taraflarından biridir.
Şaka adı altında aşağılamak
Bir başka yöntem de sürekli küçümsemek veya alay etmektir.
Kişi sizi kırar.
Siz tepki verirsiniz.
“Şaka yaptım.”
der.
Sonra:
“Sen de çok alıngansın.”
Bir süre sonra aynı davranış tekrarlandığında artık siz tepki vermemeye başlarsınız.
Çünkü zihninizde yeni bir savunma mekanizması oluşmuştur:
“Boş ver, yine şaka yapıyor.”
İşte manipülasyon bazen tam da böyle çalışır.
İnsan, kendisini korumak için yaşadığı şeyi normalleştirmeye başlar.
“Aldatılıyorum galiba” düşüncesi bile manipüle edilebilir
Gaslighting’in daha karmaşık biçimlerinden biri de kişide sürekli bir şüphe yaratıp ardından bu şüphe nedeniyle onu suçlamaktır.
Örneğin partneriniz başka bir kişiden sürekli ve olağandışı biçimde bahsediyor.
Siz rahatsız olduğunuzu söylüyorsunuz.
Karşılığında:
“Sen bana güvenmiyorsun.”
“Sen kıskançsın.”
“Senin özgüven problemin var.”
“Eski sevgililerim böyle davranmıyordu.”
gibi cevaplar geliyor.
Bir süre sonra kişi başlangıçtaki davranışı değil, kendi şüphesini sorgulamaya başlıyor.
Hatta gerçekten ortada bir problem varsa bile:
“Ben yine kafamda kuruyorum.”
diyerek görmezden gelebiliyor.
Bu nedenle gaslighting yalnızca gerçekleri gizlemekten ibaret değildir.
Bazen gerçek bir problemi görünmez hale getirmenin yolu, problemi fark eden kişiyi problem haline getirmektir.
Peki mağdur bunu nasıl fark edecek?
Belki de en önemli soru bu.
Çünkü dışarıdan bakıldığında bazı davranışlar son derece açık görünebilir.
Ancak olayın içindeki kişi için durum aynı değildir.
Özellikle karşısındaki kişi sevdiği, güvendiği ve hayatını paylaştığı biriyse…
İnsan çoğu zaman yabancı birinin sözüne değil, kendi algısına şüpheyle yaklaşır.
Çünkü sevdiğimiz insanın bize yalan söylemeyeceğini varsayarız.
Ve zihnimiz şu kısa yolu seçer:
“O neden böyle bir şey yapsın? Herhalde ben yanlış anladım.”
İşte bu nedenle gaslighting’in en önemli belirtilerinden bazıları şunlardır:
Sürekli özür dilemeye başlamak.
Ortada açık bir hata yokken bile kendini suçlu hissetmek.
Karar verirken sürekli karşı tarafın onayını aramak.
“Tersini söylersem yine kavga çıkar” düşüncesiyle susmak.
Kendi hafızasına güvenmemek.
Yaşanan olayları sürekli başkalarına doğrulatma ihtiyacı hissetmek.
“Ben gerçekten böyle mi söyledim?” diye sürekli düşünmek.
Arkadaşlardan ve aileden uzaklaşmak.
Eskiden kendinden emin olan birinin giderek daha çekingen hale gelmesi.
Sürekli “Acaba sorun bende mi?” diye düşünmek.
Ve belki de en çarpıcı belirti:
Bir tartışmadan sonra ne olduğunu değil, kendinizin neden böyle tepki verdiğini düşünmeye başlamanız.
Bir test gibi düşünün: Olay mı tartışılıyor, sizin gerçekliğiniz mi?
Gaslighting’i anlamanın en pratik yollarından biri şu soruyu sormaktır:
“Şu anda yaşadığımız olay hakkında mı tartışıyoruz, yoksa benim olayı algılama hakkım hakkında mı?”
Örneğin:
“Geçen gün bana söylediğin söz beni kırdı.”
Bu cümleye sağlıklı bir cevap:
“Öyle hissetmene üzüldüm. Ben farklı hatırlıyorum ama konuşalım.”
olabilir.
Manipülatif cevap ise:
“Ben öyle bir şey söylemedim.”
“Sen kafanda kuruyorsun.”
“Sen zaten normal değilsin.”
“Seninle hiçbir şey konuşulmuyor.”
olabilir.
Buradaki kritik fark şudur:
Sağlıklı ilişkide insanlar olayın ne olduğunu tartışabilir.
Ama kişinin hissetme, hatırlama ve düşünme hakkını sistematik olarak yok saymak bambaşka bir şeydir.
Gaslighting yalnızca sevgililer arasında olmaz
Bu davranışı yalnızca romantik ilişkilerle sınırlandırmak da doğru değil.
Aile içerisinde olabilir.
Arkadaşlık ilişkilerinde olabilir.
İş yerinde olabilir.
Hatta son yıllarda “medical gaslighting” yani tıbbi gaslighting ifadesi bile kullanılmaya başlandı. Burada hastaların gerçek şikâyetlerinin uygunsuz biçimde küçümsenmesi veya geçersiz sayılması gibi durumlar anlatılıyor.
İş hayatında da benzer davranışlar araştırılıyor. Özellikle güç asimetrisinin bulunduğu yönetici-çalışan ilişkilerinde kişinin kendi değerlendirmelerine güvenini azaltan davranışlar “workplace gaslighting” başlığı altında inceleniyor.
Yani mesele yalnızca “kötü sevgili” meselesi değil.
Güç ilişkisinin bulunduğu her yerde ortaya çıkabilecek bir manipülasyon biçiminden söz ediyoruz.
Fakat burada önemli bir uyarı var
Gaslighting kelimesinin son yıllarda aşırı yaygınlaşması beraberinde başka bir tehlike de getirdi.
Artık neredeyse her anlaşmazlığa “gaslighting” denmeye başlandı.
Partneriniz sizinle aynı olayı farklı hatırlıyorsa bu otomatik olarak gaslighting değildir.
Bir insanın sizinle aynı fikirde olmaması gaslighting değildir.
Bir insanın hata yapması gaslighting değildir.
Bir tartışmada kendisini savunması da tek başına gaslighting değildir.
Hatta iki insanın aynı olayı gerçekten farklı hatırlaması son derece mümkün.
Gaslighting’i belirleyen şey yalnızca “yanlış bilgi” değil; sistematik manipülasyon ve bunun sonucunda kişinin kendi gerçeklik algısına duyduğu güvenin aşındırılmasıdır.
Bu nedenle her kötü iletişime bu etiketi yapıştırmak, gerçekten gaslighting yaşayan insanların yaşadıklarını da görünmez hale getirebilir.
Gaslighting’in etkileri kalıcı mı?
Burada da dikkatli olmak gerekiyor.
“Gaslighting kesinlikle kalıcı psikolojik hasar bırakır” demek bilimsel olarak fazla iddialı olur.
Ancak gaslighting’in içinde yer alabildiği daha geniş psikolojik istismar ve zorlayıcı kontrol örüntülerinin ruh sağlığı açısından ciddi sonuçları olabileceğine dair güçlü kanıtlar bulunuyor.
Uzun süreli psikolojik kontrol;
özgüven kaybına,
karar verme güçlüğüne,
sosyal izolasyona,
sürekli kendini suçlamaya,
kaygıya,
depresif belirtilere
ve bazı kişilerde travma ile ilişkili belirtilere kadar uzanabilir.
Ama önemli bir iyi haber de var:
İnsan zihni sanıldığı kadar kırılgan değildir.
Güvenli ilişkiler, sosyal destek, sınırların yeniden kurulması ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek, kişinin kendi algısına ve benlik duygusuna yeniden güvenmesini sağlayabilir.
Ve gelelim o meşhur “kaybolan eşyalar” hikâyesine…
Gaslighting’in neden bu kadar ürkütücü olduğunu anlatmak için sıkça kullanılan hikâyelerden biri, birlikte yaşamaya başlayan bir kadının evindeki eşyaların sürekli kaybolması ve daha sonra aynı yerde ortaya çıkmasıdır.
Çikolatalar…
Belgeler…
Kitaplar…
Anahtarlar…
Kadın her seferinde eşyalarını aradığı yerde bulamadığını söylüyor.
Partneri ise:
“Belki görmemişsindir.”
diyor.
Kadın bir süre sonra kendi gözlerinden şüphe etmeye başlıyor.
En sonunda şüphelerini test etmek için kamera yerleştiriyor.
Ve gerçek ortaya çıkıyor:
Eşyaların yerini gerçekten partneri değiştiriyordu.
Bu hikâyenin çarpıcı tarafı yalnızca adamın eşyaları değiştirmesi değil.
Asıl korkutucu olan, kadının bir noktadan sonra “Ben delirmedim, değil mi?” diye kendisini sorgulamak zorunda kalması.
İşte gaslighting tam da burada psikolojik bir işkenceye dönüşebiliyor.
Çünkü insanın elinden alınmaya çalışılan şey yalnızca bir eşya değil.
Kendi zihnine duyduğu güven.
Bazen en büyük özgürlük “Ben sana inanmıyorum” demek değil, “Kendime yeniden inanıyorum” diyebilmektir
Gaslighting hakkında konuşurken belki de en önemli cümle budur:
Bir insanı kontrol etmenin en etkili yollarından biri, onun kendi karar verme kapasitesine güvenmesini engellemektir.
Çünkü kendi kararından emin olmayan insan sürekli onay arar.
Kendi hafızasından emin olmayan insan başkasının anlatısına ihtiyaç duyar.
Kendi duygularına güvenmeyen insan, duygularının doğru olup olmadığını karşı tarafa sorar.
Ve kendi gerçekliğinden şüphe eden insan, gerçekliği tanımlamak için giderek başkasına bağımlı hale gelir.
İşte bu nedenle gaslighting’i yalnızca “yalan söylemek” olarak görmek büyük bir eksikliktir.
Asıl mesele, bir insanın kendi zihninin tanığı olma kapasitesini elinden almaktır.
Belki de bu yüzden yıllar önce bir tiyatro oyununda anlatılan hikâye bugün hâlâ bu kadar güçlü.
Çünkü gaslighting’in asıl sorusu hiçbir zaman yalnızca:
“Gaz lambası gerçekten söndü mü?”
değildir.
Asıl soru şudur:
“Gördüğüme, duyduğuma, hissettiğime ve hatırladığıma hâlâ güvenebilir miyim?”
İşte insan kendi zihnine bu soruyu sormaya başladığında, manipülasyon çoktan başlamış olabilir.
Bu nedenle çevremizdeki insanlara bilinç kazandırmak kadar, kendimize de şu hakkı hatırlatmak gerekiyor:
Her şeyi doğru hatırlamak zorunda değiliz.
Her zaman haklı olmak zorunda değiliz.
Ama yaşadığımız bir olaydan, hissettiğimiz bir duygudan veya gördüğümüz bir davranıştan şüphe ettiğimizde, bunu sorgulama hakkımız vardır.
Ve sağlıklı bir ilişkide karşımızdaki insanın görevi bizi kendi zihnimizden şüphe ettirmek değil;
kendi zihnimize güvenebileceğimiz bir alan yaratmaktır.
Dr. Taner AKMAN