İki ülke arasında

Feryal Romanello

Yılda iki üç kez Türkiye’ye gelip gidiyorum. Her defasında İtalya biraz daha tanıdık, Türkiye ise biraz daha değişmiş geliyor.

İnsan uzaktan bakınca kendi ülkesine başka türlü bakıyor. Gündelik hayatın içindeyken fark etmediğiniz ayrıntılar, dışarıdan bakınca daha görünür oluyor. Bazı şeyler aynı yerinde duruyor, bazılarıysa artık eskisi gibi gelmiyor.

İtalya’da ise zamanla alıştığım, artık yadırgamadığım pek çok şey var. Ama bazen hangisinin normal, hangisinin tuhaf olduğuna karar vermek hâlâ zor.

Çünkü bir ülkede son derece doğal olan bir şey, diğerinde sizi küçük bir kültür şokunun ortasında bırakabiliyor.

Benim İtalya’daki ilk küçük şoklarımdan biri de bir bardak süt yüzündendi.

Ekim ayıydı, Dolomiti’deydik. Hava serindi. Oğlumla sabah bir bara girdik. Bu arada bar da kafe tarzı bir yer ve iki latte istedik.

Barmen biraz şüpheyle:

— Caldo o freddo? diye sordu.

Oğlumla birbirimize baktık.

“Bu havada soğuk mu içilir? Tabii ki caldo, sıcak!” dedik.

Yaklaşık on dakika sonra önümüze iki kocaman, saydam bardakta, üstünden buharlar tüten bembeyaz süt geldi.

Birbirimize baktık.

Meğer İtalya’da latte, kahve değil; sütmüş. Bildiğimiz süt.

Bir başka mesele de espresso.

Sabah uyanırsın, espresso. Bara gidersin, espresso. Mola verirsin, espresso. Yemekten sonra espresso. Bir arkadaşına rastlarsın, espresso.

İtalyanların espressosu, bizim çayımız gibi.

Biz Türkler çayı sadece çay içmek için içmeyiz.

Üşürüz, çay.
Yoruluruz, çay.
Misafir gelir, çay.
Bir şey konuşacağız, çay.
Canımız sıkılır, çay.

Biz çayı sohbetin bahanesi yaparız, onlar espressoyu.

Bir de aperitivo kültürü var.

Akşamüstü bir bara oturuyorsunuz; önünüze bir kadeh şarap geliyor. Yanında peynir, salam, zeytin, patates cipsi, grissini… Bazen domates, zeytinyağı ve sarımsakla hazırlanmış bruschetta.

İlk bakışta bana çok tanıdık geldi.

Bizim 5 çayı gibi.

Çay gelir, peynir gelir, zeytin gelir, börek çıkar.
Tatlı gelir, tuzlu gelir.

Bizim 5 çayımızda çay başroldedir, aperitivoda ise kadeh.

Biz çayı tazeleriz.
İtalyanlar kadehi.

Ama asıl mesele ikisinde de aynı:

Sohbet!

Bir konu açılır, başka bir konuya geçilir. Birinin işi, diğerinin aşkı, ötekinin komşusu derken zaman ilerler.

İçecekler farklı, masa farklı, atıştırmalıklar farklı… Ama sohbet uzadı mı, kalkmak iki tarafta da aynı derecede zor.

Sonra iş devlet dairelerine gelince, romantizm biraz bozuluyor.

İtalya’da bir devlet dairesine gidiyorsunuz. Önünüzde kimse yok, sıra yok, bekleyen yok. İçeride çalışanlar var.

İşinizi söylüyorsunuz:

— Randevunuz var mı?

— Yok, ama kimse yok.

— Randevu almanız gerekiyor.

Peki.

Randevu sistemine giriyorsunuz; en erken bir hafta sonrası.

Bir hafta sonra gidiyorsunuz. Aynı bina, aynı masa, aynı çalışanlar… Bu kez randevunuz olduğu için işlem yapılıyor.

Üstelik bazı resmi kurumların çalışma saatleri de oldukça sınırlı. Sonra bir de “Çok çalışıyoruz” yakınmalarını duyunca, insanın Türk tarafı ister istemez hafifçe gülümsüyor.

Bir de İtalya’nın bölgesel yönetim yapısından kaynaklanan farklılıklar var. Bölgeler arasındaki kurumların birbirleriyle iletişimi şaşırtıcı derecede yavaş ilerleyebiliyor.

Bazen İtalya’da bir işi yapmak değil, o işi yapabilecek kişiye ulaşmak asıl iş oluyor.

Sağlık sisteminde de benzer bir durum var. Türkiye’de randevu almak her zaman kolay değil; hele son yıllarda doktorlarımızın bir kısmını kaybetmiş olmamız da ayrı bir mesele. Ama yine de sağlık hizmetine ulaşma konusunda Türkiye’nin daha hızlı ve erişilebilir olduğunu düşünüyorum.

Burada ise önce aile doktorunu görmeniz gerekiyor. Canınızın istediği polikliniğe doğrudan gidip “Ben bir de şu doktora görüneceğim” deme ihtimaliniz pek yok. Aile doktorunuz uygun görürse sizi ilgili uzmana sevk ediyor. Çoğu zaman önce kendisi tedavi etmeyi deniyor; düzelmezseniz, bazen haftalar hatta aylar sonra gerekli doktora yönlendiriliyorsunuz.

Devlet hastanesinde bazı ameliyatlar için yıllarca beklemek mümkün. Özel sağlık hizmetine başvurduğunuzda ise ücretler Türkiye’ye kıyasla oldukça yüksek.

Her şey bir yana, İtalya’yı sevmemin en büyük nedenlerinden biri doğaya verdiği önem. Özellikle kuzeyde, doğa hayatın içine öyle karışmış ki; dağlar, göller, ormanlar, yürüyüş yolları günlük yaşamın doğal bir parçası. Yeşil alanlara, sokaklara ve insanların yaşadığı çevreye gösterilen özen çok dikkat çekici.

Hayvanlara verilen değer de benim için ayrı bir yerde. Barınaklar özel oteller gibi bakımlı, tertemiz; köpekler sağlıklı, mutlu, özel veterinerler ve gönüllüler severek işlerini yapıyor. Dahası, sadece evcil hayvanlara ait büyük marketler var; mama, oyuncak, bakım ürünleri, aklınıza ne gelirse bulabiliyorsunuz. Köpekler için ayrılmış oyun parklarının sayısı da oldukça fazla. Üstelik bu alanların temiz bırakılması konusunda sahiplerinin sorumluluğu çok net: Köpeğiniz oynayacak, siz de arkasını temizleyeceksiniz.

Bazen düşünüyorum da, bir ülkenin doğasına, sokağına, yeşiline ve hayvanlarına nasıl davrandığı, aslında insanın yaşadığı yere verdiği değeri de gösteriyor. İtalya’da bunu günlük hayatın içinde görmek harika bir duygu.

Elbette hiçbir ülke kusursuz değil. Ama insan zamanla şunu anlıyor: Çoğu ülkenin bir kolaylığı, bir de sabır sınavı var.

Zaman geçtikçe iki ülkenin benzerliklerini ve farklılıklarını da eskisi kadar önemsememeye başlıyorsunuz. Çünkü insan alışıyor… Yaşadığı yerin şartlarına, düzenine alışıyor.

Ama yine de galiba insan nereye giderse gitsin, içinde hep daha iyisini arıyor.

Daha iyisini özlüyor, daha iyisini istiyor.

Peki bir insan nasıl yaşamak ister, nasıl daha iyi yaşamayı hak eder?

Belki de bunun tek bir cevabı yok.

Kimi için huzur, kimi için özgürlük, kimi için güvenli bir sokak, temiz bir çevre, ulaşılabilir bir sağlık hizmeti… Kimi için de sevdiği insanlarla oturup uzun uzun sohbet edebileceği bir masa.

Belki de mesele hangi ülkenin daha iyi olduğu değil.

Mesele, insanın yaşadığı yerde kendisi için daha iyi bir hayatı mümkün kılabilmesi.

Çünkü sonunda hepimiz, farklı dillerde konuşsak da, farklı şeyler içsek de, farklı sokaklarda yaşasak da aynı şeyi istiyoruz:

Biraz daha iyi yaşamak.

Ve galiba insanın ülkeler arasında gidip geldikçe en çok fark ettiği şey de bu oluyor.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.