İnsan kendinden ne zaman uzaklaşır?

Pınar Yeşiltay Sevim

İnsan bazen hayatını değiştirmek için yeni bir bilgiye değil, yıllardır doğru sandığı eski bir cümleyi fark etmeye ihtiyaç duyar.

“Hayır dersem ayıp olur.”

“Başarısız olduysam yeterince değerli değilim.”

“Önce herkes iyi olsun, sonra sıra bana gelir.”

“Ben zaten böyleyim.”

Belki de insanın önündeki en büyük engel, başına gelenlerden çok, başına gelenlere verdiği anlamdır. Çünkü olay tek başına davranışı belirlemez. Olayın zihnimizdeki karşılığı bir duygu üretir; duygu davranışa, davranış da sonuca dönüşür. Sonra aynı sonuçları yaşadıkça, yıllar önce kurduğumuz cümlenin doğru olduğuna biraz daha inanırız.

28-30 Ağustos 2026 tarihlerinde Nets Vadi’de gerçekleştirdiğimiz üç günlük SEN 2.0 Kampı, tam da bu görünmeyen döngülerin peşine düştü. Meltem Karagöz Akhisar, Ziya Şakir Yılmaz, Ferhat Yılmaz ve benim liderliğimde ilerleyen programda kurumsal katılımcılarla birlikte insanı yalnızca iş hayatındaki unvanı üzerinden değil; düşünceleri, duyguları, ilişkileri, sınırları, kaynakları ve seçimleri üzerinden ele aldık.

Bu yazıda size kampın programını sıralamak istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim, üç gün boyunca aynı masanın etrafında tekrar tekrar karşımıza çıkan o temel sorudur:

İnsan, kendi hayatının neresinde gerçekten vardır?

Önce “öz”e dönmek

Ziya Şakir Yılmaz’ın oturumu, insanın dış dünyayla kurduğu ilişkiden önce kendisiyle kurduğu ilişkiye bakması gerektiğini hatırlattı. Öz farkındalık, öz sevgi, öz şefkat, öz değer, öz saygı, özgüven ve öz yeterlilik… Günlük konuşmada birbirinin yerine kullandığımız bu kavramlar, aslında aynı yapının farklı katmanlarıdır.

Öz farkındalık, insanın ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu ve hangi durumda hangi otomatik tepkiyi verdiğini görebilmesidir. Öz şefkat, zorlandığımızda kendimize bir düşman gibi değil, desteklenmeye ihtiyacı olan bir insan gibi yaklaşabilmektir. Öz değer, başarı geldiğinde yükselen, hata yaptığımızda sıfırlanan bir puan değildir. Koşullardan bağımsız olarak insanın kendisini değerli kabul edebilmesidir.

Buradaki ayrım çok önemli. Bir sınavdan düşük not almak, bir projede başarısız olmak, bir ilişkinin bitmesi ya da iş hayatında reddedilmek insanın yeterli olmadığı bazı alanları gösterebilir; fakat onun insan olarak değersiz olduğunu göstermez. Ne var ki zihin bu iki alanı kolaylıkla birbirine karıştırır. “Bu kez yapamadım” cümlesi, farkına varmadan “Ben yapamam”a; oradan da “Ben yetersizim”e dönüşür.

Ziya Şakir Yılmaz’ın verdiği özgüven ve öz yeterlilik ayrımı bu nedenle kıymetliydi: Direksiyonun başına oturmak özgüvenle, aracı kullanabilecek beceriyi geliştirmek ise öz yeterlilikle ilgilidir. Başka bir ifadeyle özgüven, denemeye yaklaşma cesaretiyse; öz yeterlilik, öğrenerek ve çalışarak yapabileceğine ilişkin inançtır. Psikolog Albert Bandura’nın öz yeterlilik yaklaşımında da kişinin “Bu görev için gereken adımları atabilirim” inancı, davranışa geçme ve sürdürme gücü açısından önemli bir yere sahiptir.

Bu yüzden çocuklara ve yetişkinlere yalnızca “Kendine güven” demek çoğu zaman yetmez. Güvenin altına deneyim, küçük başarılar, geri bildirim, tekrar ve beceri koymak gerekir. Aksi hâlde özgüven, içi doldurulmamış bir motivasyon cümlesi olarak kalabilir.

“Hayır” dediğimizde aslında neyi koruruz?

Oturumun en çarpıcı başlıklarından biri sınır koymaktı. Çünkü pek çok insan sınır koymayı kabalıkla, bencillikle ya da sevgisizlikle karıştırıyor. Özellikle çocukluğundan itibaren “uyumlu”, “sorun çıkarmayan”, “herkesi idare eden” kişi olmaya teşvik edilenler için hayır demek, basit bir kelime değildir. Reddedilme, ayıplanma ve sevilmeme ihtimalini içinde taşıyan duygusal bir eşiktir.

Toplumda zaman zaman “iyi kız sendromu” diye adlandırılan bu örüntü, klinik bir tanı değildir; fakat kişinin sürekli onay araması, çatışmadan kaçınması ve başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyması gibi davranışları tarif etmek için kullanılır. Dışarıdan fedakârlık gibi görünen şey, içeride biriken öfkeye, tükenmişliğe ve ilişki yorgunluğuna dönüşebilir.

Ziya Şakir Yılmaz sınır koymanın hissederek başladığını vurguladı: Hemen cevap vermemek, önce içeriye dönmek, ne istediğini fark etmek… Ardından açık konuşmak; “belki”, “bakarız”, “sonra konuşuruz” gibi sınırı belirsizleştiren ifadelerin arkasına saklanmamak. Gereğinden fazla açıklama yapmamak ve karşı tarafın bu sınırdan hoşlanmama ihtimalini göze almak.

Bence burada asıl mesele hayır demek değil, hayır dedikten sonra ortaya çıkan suçluluk duygusuna dayanabilmektir. Çünkü sınır koymak yalnızca bir iletişim becerisi değildir; öz saygının davranışa dönüşmüş hâlidir. İnsan her başkasına “evet” dediğinde kendisine “hayır” diyorsa, bir süre sonra dışarıda koruduğu ilişkilerin bedelini içeride kendi bütünlüğüyle öder.

Hayır demek bir kas gibidir. İlk kullanıldığında zorlanır. Fakat açık, sakin ve tutarlı biçimde çalıştırıldıkça güçlenir.

Tetikleyici değişmeyebilir; anlam değişebilir

Ziya Şakir Yılmaz’ın üzerinde durduğu bir başka hat, tetikleyiciden sonuca uzanan zincirdi: Tetikleyici, içsel anlam, duygu, davranış ve sonuç.

Bir yöneticinin kısa bir mesaj yazdığını düşünelim: “Yarın konuşalım.” Mesaj yalnızca üç kelimedir. Fakat bir kişi bunu “Kesin hata yaptım” diye yorumlar; kaygılanır, gece boyunca uyuyamaz ve toplantıya savunmada girer. Bir başkası “Yeni bir görev olabilir” diye düşünür; merak eder ve hazırlık yapar. Dışarıdaki olay aynıdır. İçeride kurulan anlam farklı olduğu için duygu, davranış ve sonuç da farklılaşır.

Beynin işi yalnızca gerçeği kaydetmek değildir; belirsizliği anlamlandırmak ve bir sonraki adımı tahmin etmektir. Bu nedenle geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız ve beklentilerimiz bugünkü olayların üzerine görünmez açıklamalar yazar. Farkındalık, olayı değiştirmeden önce o açıklamayı görebilmektir.

Burada kullanılan “henüz” kelimesi de güçlüdür. “Başaramadım” zihinde kapanan bir kapı gibi çalışabilir. “Henüz başaramadım” ise sürecin devam ettiğini söyler. Bu, başarısızlığı inkâr etmek değildir. Sonucun bugünkü durum olduğunu, kimliğin nihai tanımı olmadığını kabul etmektir.

Hedef konusunda konuşulan vazgeçme, adanmışlık ve koşullara rağmen sürdürebilme çerçevesi de aynı yere bağlanıyordu. Bir hedef, yalnızca ne istediğimizi değil, onun için nelerden vazgeçmeye hazır olduğumuzu da sorar. Takvime girmeyen bir arzu, çoğu zaman niyet olarak kalır. Davranışa dönüşmeyen bilgi ise hayatımızda estetik bir cümleden fazlasını değiştirmez.

Geçmiş, kader değildir; ama sessizce bugünü yönetebilir

Ferhat Yılmaz’ın oturumu bizi çocukluk deneyimlerinden psikolojik dayanıklılığa, bedenin regülasyonundan çift ilişkilerine uzanan geniş bir alanda düşünmeye davet etti.

Çocukluk çağı olumsuz yaşantıları üzerine yapılan ACE araştırmaları; istismar, ihmal, aile içi şiddet, bağımlılık ve ağır aile işlev bozuklukları gibi deneyimlerin ilerleyen yıllardaki ruhsal ve fiziksel sağlık riskleriyle ilişkili olabileceğini gösteriyor. Fakat burada özellikle altını çizmek gerekir: Risk, kader değildir. Aynı olayı yaşayan iki insanın aynı sonucu yaşamamasında genetik özelliklerden mizaca, güvenli bir yetişkinin varlığından sosyal desteğe, ekonomik koşullardan anlamlandırma biçimine kadar pek çok koruyucu ve risk artırıcı etken rol oynar.

Bu nedenle travmayı insanın başına gelen olayın büyüklüğüyle tek başına ölçemeyiz. Bazen belirleyici olan, olay sırasında ne kadar yalnız hissedildiği, sonrasında destek alınıp alınmadığı ve kişinin yaşadıklarını nasıl anlamlandırdığıdır. Ferhat Yılmaz’ın “kaynak geliştirme” çalışması burada önemli bir karşılık buldu.

Katılımcılar önce içsel kaynaklarına baktılar: Cesaret, merak, iletişim becerisi, dayanıklılık, odaklanma, öğrenme gücü, daha önce zor bir durumda işe yarayan özellikler… Ardından dışsal kaynaklarını düşündüler: Güvenilir insanlar, aile, arkadaşlar, bilgiye erişim, mesleki çevre, güvenli mekânlar ve destek sistemleri.

İnsan zorlandığında beyin tehdidi büyütürken kaynakları küçültmeye eğilim gösterebilir. Kaynak çalışmasının amacı, sorunu yok saymak değil; kişinin elindeki araçları yeniden görünür kılmaktır. “Bunun için neye ihtiyacım var?”, “Bu özelliği daha önce ne zaman kullandım?”, “Bana bu konuda kim veya ne destek olabilir?” soruları, zihni çaresizlikten seçenek üretmeye doğru taşır.

Beyin neden önce kötüyü görür?

Ferhat Yılmaz’ın kullandığı “Beyin pesimist bir organdır” ifadesini bilimsel dilde beynin olumsuzluk yanlılığı ve tehdit önceliği üzerinden okuyabiliriz. İnsan beyni, evrimsel olarak potansiyel tehlikeleri hızlı fark etmeye duyarlıdır. Çünkü atalarımız için çalılıktaki hareketi rüzgâr sanıp yoluna devam etmenin bedeli, onu bir yırtıcı sanıp kaçmanın bedelinden daha ağır olabilirdi.

Bugün çalılıktaki sesin yerini e-posta, performans görüşmesi, ekonomik belirsizlik veya ilişkideki kısa bir sessizlik aldı. Sistem aynı: Beyin boşluğu sevmez; veri eksik olduğunda bir hikâye üretir ve bu hikâye çoğu zaman en güvenli olduğunu düşündüğü, yani en olumsuz ihtimale yaklaşır.

Tam bu noktada beden üzerinden düzenleme çalışmaları devreye girer. Ferhat Yılmaz oturumunda ritimli nefes ve beş duyuya yönelen farkındalık uygulamaları yaptırdı. Ayakların zemine temasını hissetmek, çevredeki nesneleri ve renkleri fark etmek, ortamın sesine ve kokusuna dikkat vermek, dikkati geçmişin görüntülerinden ya da geleceğin senaryolarından bulunduğumuz ana taşımaya yardımcı olabilir.

Bu tür uygulamalar her sorunu çözmez; travmanın ya da klinik bir ruhsal rahatsızlığın tedavisinin yerine geçmez. Ancak yoğun stres anında kişinin uyarılma düzeyini düzenlemesine ve düşünme kapasitesine yeniden ulaşmasına destek olabilecek pratik araçlardır. Gerektiğinde ruh sağlığı uzmanından destek almak hâlâ en doğru adımdır.

Eylem, zihnin kilidini nasıl açar?

Ferhat Yılmaz’ın oturumunda tekrar tekrar karşımıza çıkan kavramlardan biri eylemdi. Çünkü insan bazen hazır hissetmeyi beklerken hareketsizliğin içinde daha da ağırlaşır. Oysa çoğu zaman motivasyon eylemden önce değil, eylemin ardından gelir.

Davranışsal etkinleştirme yaklaşımı da özellikle depresyon bağlamında, kişinin değerleriyle uyumlu küçük ve planlı eylemleri artırmanın önemine dikkat çeker. Elbette depresyon “biraz hareket et ve geçer” denebilecek basitlikte değildir. Biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan ciddi bir durumdur. Ancak uygun uzman desteği içinde, küçük eylemler geri çekilme ve ödülsüzlük döngüsünü kıran önemli araçlardan biri olabilir.

Bazen eylem, büyük bir karar değildir. Beş dakikalık yürüyüş, ertelenen telefon görüşmesi, bir randevu almak, masanın üzerindeki tek bir dosyayı açmak… Zihin dev adımları tehdit olarak algılayabilir; küçük adımlar ise sinir sistemine “başlayabilirim” deneyimi verir.

Bu yüzden başarıyı yalnızca sonuç üzerinden değil, kişinin harekete geçebilme kapasitesi üzerinden de okumak gerekir. Çaresizlik, seçenek olmadığını düşündürür. Eylem ise küçük de olsa bir seçenek yaratır.

İlişkiyi bitiren büyük olay mı, küçük tekrarlar mı?

Ferhat Yılmaz’ın çift ilişkilerine ilişkin bölümünde John ve Julie Gottman’ın çalışmalarında “Mahşerin Dört Atlısı” olarak adlandırılan iletişim örüntüleri gündeme geldi: Eleştiri, küçümseme, savunmacılık ve duvar örme.

Bunlar tek bir tartışmada ortaya çıktığı için ilişkiyi otomatik olarak bitiren bir formül değildir. Ancak sürekli ve onarılmadan tekrarlandıklarında ilişkide güveni ve duygusal yakınlığı aşındıran önemli risk işaretleridir. Özellikle küçümseme, eşitliği bozar; kişi artık karşısındaki davranışı değil, doğrudan insanı değersizleştirmeye başlar. Savunmacılık sorumluluğu dışarı iter. Duvar örme ise fiziksel olarak aynı ortamda bulunurken duygusal olarak ilişkiden çekilmek anlamına gelebilir.

Sağlıklı ilişki yalnızca sevgi duygusuyla devam etmez. Güven, saygı, ortaklık, paylaşılan hayaller, cinsellik, sevgi dili ve onarım becerisi ister. Tartışmamak sağlıklı ilişkinin ölçüsü değildir; tartışma sonrasında birbirine geri dönebilmek, incinen yeri görebilmek ve gerektiğinde sorumluluk alabilmektir.

Eric Berne’ün geliştirdiği transaksiyonel analiz yaklaşımındaki ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumları da iletişimde hangi konumdan konuştuğumuzu anlamak için yararlı bir çerçeve sundu. Bazen karşımızdaki yetişkinle konuştuğumuzu sanırken eleştirel bir ebeveyn tonuna geçeriz. Karşı taraf da yetişkin yanıt vermek yerine asi ya da uyumlu çocuk konumuna kayabilir. Tartışmanın konusu değişmese bile ilişkinin dili bir anda geçmişten taşınan rollere teslim olur.

Kendimize şu soruyu sormak bu nedenle değerlidir: Şu an karşımdaki insana mı cevap veriyorum, yoksa geçmişte beni inciten bir sesin yankısına mı?

Para bazen yalnızca para değildir

İnsan Kaynakları Uzmanı Meltem Karagöz Akhisar’ın para atölyesi, kampın başka bir görünmez alanını açtı. Para çoğu zaman rakamlarla konuşulur; oysa parayla kurduğumuz ilişki yalnızca matematiksel değildir. Güvenlik, özgürlük, statü, değer, suçluluk, kontrol ve gelecek duygusu paranın çevresine yerleşebilir.

Bir kişi para harcadığında rahatlar, bir başkası kaygılanır. Biri kazandığını göstermeye ihtiyaç duyar, diğeri elindekini kaybetme korkusuyla kendisini sürekli kısıtlar. Bazıları emeğinin karşılığını istemekte zorlanır; bazıları ücret konuşmayı kendi değerini pazarlamak gibi hisseder. Bu davranışların altında aileden duyulan cümleler, geçmişte yaşanan ekonomik zorluklar ve para üzerinden öğrenilmiş ilişki modelleri bulunabilir.

Meltem Karagöz Akhisar’ın çalışması, para bilincini yalnızca bütçe yapma becerisi olarak değil, kişinin kendi inançlarını fark etme alanı olarak ele aldı. Para hakkındaki otomatik cümlemiz nedir? Para bize neyi temsil ediyor? Kazanmakla, istemekle, almakla ya da paylaşmakla ilgili hangi duyguyu taşıyoruz? Bu soruların yanıtı değişmeden, yalnızca finansal tabloyu değiştirmek her zaman kalıcı davranış değişikliği getirmeyebilir.

Oyun, insanın küçük laboratuvarıdır

Benim oturumumda oyunlaştırma, oyunlarla iletişim, kişisel farkındalık ve beynin öğrenme süreçleri üzerinde durduk. Çünkü oyun, insanın kendisini saklamasının zorlaştığı küçük bir laboratuvardır.

Bir oyunda belirsizlikle nasıl baş ettiğimiz, hata yaptığımızda ne söylediğimiz, rekabet karşısında neye dönüştüğümüz, yardım isteyip istemediğimiz, yönergeyi ne kadar dinlediğimiz ve ekip arkadaşımızın fikrine ne kadar alan açtığımız görünür hâle gelir. Bazen uzun bir anlatımın gösteremediği iletişim kalıbını, on dakikalık bir oyun ortaya çıkarır.

Beyin açısından oyun; dikkat, çalışma belleği, bilişsel esneklik, ketleme, planlama ve geri bildirimle öğrenme gibi birçok süreci aynı anda harekete geçirebilen zengin bir deneyim alanıdır. Fakat oyunun eğitsel değerini belirleyen yalnızca eğlenceli olması değildir. Amacın açık olması, zorluk düzeyinin kişiye uygun ayarlanması, geri bildirimin zamanında verilmesi ve deneyimin ardından ne öğrenildiğinin konuşulması gerekir.

Biz de oyunların ardından yalnızca “Kim kazandı?” diye sormadık. “Ne zaman acele ettin?”, “Hangi anda ekipten koptun?”, “Hata yaptığında zihninden hangi cümle geçti?”, “Aynı oyunu yeniden oynasan neyi değiştirirdin?” sorularını sorduk. Çünkü öğrenme, deneyim yaşandığında değil; deneyim anlamlandırıldığında derinleşir.

SEN 2.0 aslında neydi?

Üç günün sonunda şunu bir kez daha gördüm: İnsan kendisini yalnızca düşünerek tanıyamıyor. Bazen bir oyunda, bazen bir sınır cümlesinde, bazen para hakkında verdiği hızlı bir cevapta, bazen de sevdiği insanla tartışırken kullandığı tonda kendisiyle karşılaşıyor.

SEN 2.0 adı, insanın kusursuz bir üst sürüme geçmesini anlatmıyor. Çünkü insan bir yazılım değildir; eski parçalarını silip yenisini yükleyemezsiniz. Geçmişi silemezsiniz. Fakat geçmişin bugün hangi düğmelere bastığını fark edebilir, otomatik tepkilerinizle aranıza küçük bir düşünme alanı koyabilirsiniz.

Belki değişim tam da o küçük alanda başlar.

Tetikleyici ile tepki arasında.

Başkalarının beklentisi ile kendi ihtiyacınız arasında.

“Ben yapamam” ile “Henüz yapamadım” arasında.

Bilmek ile harekete geçmek arasında.

İnsan bazen kendinden bir anda uzaklaşmaz. Her gün biraz susarak, biraz erteleyerek, biraz daha uyum sağlayarak uzaklaşır. Kendine dönüş de büyük bir sıçramayla değil; fark edilen bir cümle, çizilen bir sınır, istenen bir destek ve atılan küçük bir adımla başlar.

Çünkü hayatı değiştiren her zaman öğrendiğimiz yeni bilgi değildir.

Bazen o bilgiyle kendimize sorduğumuz ilk dürüst sorudur.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.