Bu aralar "Be the Worst You Can Be" diye bir kitap okuyorum. Daha adıyla insanın yıllardır aldığı bütün terbiyeye ters düşüyor: “Olabileceğin en kötü kişi ol.”
İnsan yıllarca “iyi insan ol” diye büyütülünce ister istemez merak ediyor.
Ne kadar kötü ki?
Çocukluğumuzdan beri aynı şeyler söylendi bize: Paylaş. Kıskanma. Öfkelenme. Sabret. Affet. Mütevazı ol. Çok isteme. Önce başkalarını düşün.
Özellikle kadınsanız bu listenin sonu pek gelmiyor.
İyi kız ol. Uslu ol. Sesini yükseltme. Fazla iddialı olma. Anne olunca kendini biraz unut. Eşini, çocuğunu, aileni idare et. Kırıl ama kırma. Kız ama belli etme.
Bir de mümkünse bütün bunları yaparken gülümse.
Kadınların öfkesi pek sevilmez. Bir erkek öfkelendiğinde “sinirlendi”, kadın öfkelendiğinde “hırçınlaştı” olur. Erkek kararlıysa güçlüdür, kadın kararlıysa zor biridir.
Bir erkeğin kadına bağırması da “sinirlendi” diye geçiştirilebilir. Oysa kendini ayrıcalıklı görmek, sesini yükselttiğinde karşısındakinin susması gerektiğini düşünmek, kadının üzerinde söz hakkı olduğuna inanmak başka bir şeydir.
Kadının arzulanması kabul görür de arzulaması nedense hâlâ aynı ölçüde doğal karşılanmaz. Hele belli bir yaştan sonra sanki kadınlığın bazı taraflarını sessizce bir çekmeceye kaldırması beklenir.
Bir de şu “fazla” kelimesi var.
Fazla konuşma, fazla gülme, fazla isteme, fazla öfkelenme, fazla yaşlanma, fazla genç görünmeye çalışma…
Bir kadın tam olarak ne kadar olursa yeterli oluyor?
Kitap da bütün bunları biraz tersinden kurcalıyor. Yazar yedi ölümcül günahı ele alıyor: gurur, tembellik, kıskançlık, şehvet, öfke, açgözlülük ve oburluk.
Gurur?
İnsanın kendisiyle gurur duyması neden kötü olsun? Bir şeyi başarmışsan neden “Aman canım, ne yaptım ki?” demek zorundasın?
Tembellik?
Sürekli üretmemek mi tembellik? Her boş dakikayı faydalı bir işle doldurmak zorunda mıyız? Çalışmayı neredeyse ahlaki bir üstünlük haline getirdik. Oysa insan makine değil. Durmak da hayatın bir parçası.
Kıskançlık?
Hayatında hiç kimseyi kıskanmadığını söyleyen varsa onunla ayrıca konuşmak isterim. Başkasında gördüğümüz bir şey bize ne istediğimizi gösterebilir. Sorun duyguda değil, onunla ne yaptığımızda.
Şehvet?
Onu nedense biraz daha kısık sesle konuşuyoruz. Oysa arzulamak, çekim duymak insan olmanın en eski hallerinden biri. Üstelik arzu yalnızca bedensel değil. Bir insanı, bir yolculuğu, denizi, müziği, yaşamayı tutkuyla isteyebilirsiniz.
İnsanın içindeki o ateş söndüğünde erdemli olmuyor. Sadece biraz daha renksiz oluyor.
Öfke?
Haksızlığa, saygısızlığa, bir canlının incitilmesine öfkelenmek sizi kötü yapmaz. Belki mesele öfkelenmek değil, neye öfkelendiğimizdir.
Açgözlülük?
Daha iyi bir hayat, daha çok para, daha büyük bir başarı istemek kötülük mü? Sorun istemekte değil, daha fazlası uğruna başkalarının payına göz dikmekte.
Oburluk?
Güzel bir sofradan, bir dilim pastadan, ikinci tabak makarnadan zevk almak da günahsa işimiz zor. Hayattan tat almakla ölçüyü kaçırmak aynı şey değil.
Sonra işin diğer tarafı var.
Sabır, tevazu, yardımseverlik, çalışkanlık…
Hepsi güzel. Ama nereye kadar?
Size kötü davranan birine sabretmek erdem midir? Sürekli susmak olgunluk mudur? Herkesi affetmek gerçekten büyüklük müdür?
Sanırım özellikle bizim kuşak biraz fazla “ayıp olur” ile büyüdü.
Ayıp olur, söyleme.
Ayıp olur, isteme.
Ayıp olur, hayır deme.
Ayıp olur, önce kendini düşünme.
Belki de bize iyi insan olmakla uslu insan olmak arasındaki fark pek anlatılmadı.
Ama “kötülük” kelimesinin de hakkını teslim etmek gerekiyor.
Çünkü gerçekten kötü insanlar var.
Bence gerçek kötülük, kendinden başka kimseyi ve hiçbir şeyi umursamamakla başlıyor.
Kendi çıkarı için bir insana zarar vermek. Birinin acısından, korkusundan ya da çaresizliğinden keyif almak.
Bir erkeğin sırf erkek olduğu için kendini ayrıcalıklı görmesi. Bir kadına bağırmayı, onu susturmayı, küçümsemeyi, onun adına karar vermeyi kendinde hak görmek. Gücü haklılık sanmak.
Bir hayvana eziyet etmek. Kendini savunamayan bir canlıya bilerek acı çektirmek, korkutmak, aç bırakmak, terk etmek, hatta acı çektirerek öldürmek.
Acı, onu yaşayan insan olmadığı için daha az acı olmuyor. Korku da öyle.
Bir canlının sizden güçsüz olması, onun üzerinde istediğinizi yapabileceğiniz anlamına gelmez. Gücünüzün yettiği bir canlıya nasıl davrandığınız, nasıl bir insan olduğunuz hakkında çok şey söyler.
Bir böceği sırf rahatsız ediyor diye ezmek; bir ağacı, bir çiçeği, doğayı yalnızca kendimize hizmet ettiği sürece değerli görmek…
İnsan, kadın, çocuk, hayvan, böcek, ağaç…
Kendinden güçsüz gördüğüne zarar verme hakkını kendinde bulmak.
Böyle bir kötülüğün karşısında sabırlı, sessiz ve affedici olmak zorunda değiliz.
Sabretmemek.
Susmamak.
Öfkelenmek.
Sırf birilerinin gözünde kötü olmamak için kötülüğe sessiz kalmamak.
Çünkü kötülüğe karşı durmak da iyiliğin bir parçası.
O yüzden kitabın adına artık başka türlü bakıyorum.
"Be the Worst You Can Be."
Madem öyle…
İyiye karşı iyi, kötüye karşı kötü.
Belki de iyi insan kalmanın yolu budur.