Türkiye’de öyle yerler var ki insanlar yalnızca evlerinde değil, hatıralarının içinde yaşıyor.
Denize karşı içilen kahveler, yılların komşulukları, çocukların büyüdüğü bahçeler… Bir ev bazen dört duvardan çok daha fazlasıdır.
Ama binalar yaşlanıyor, beton yoruluyor, deprem gerçeği kapıda bekliyor. Üstelik bazıları SİT alanında.
İnsanlar binalarından karot aldırmak istemiyor. Çünkü korkuları yalnızca binanın riskli çıkması değil.
“Yıkılırsa yerine yeniden yapabilecek miyiz? Yoksa yıllardır yaşadığımız yerden mi olacağız?”
İşte asıl mesele bu!
Anayasa Mahkemesi de bu soruna dikkat çekmiş!
19 Ekim 2022 tarihli Ayten Temeltaş kararında (2019/2192), doğal SİT alanındaki riskli yapının yıkılmasının ardından, imar planı belirsizliği nedeniyle yeniden inşa edilememesi değerlendirildi.
Anayasa Mahkemesi, mülk sahibine yüklenen aşırı külfet nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi. Bu karar doğrudan inşaat izni vermese de önemli bir gerçeği ortaya koydu: Korumanın bütün yükü vatandaşa bırakılamaz.
Peki çözüm ne?
Bence Türkiye’de artık “SİT Alanlarında Güvenli Yaşam ve Yerinde Dönüşüm Mekanizması” kurulmalı.
Devlet, belediyeler ve koruma kurulları ortak bir çözüm masasında buluşmalı. Binalar bilimsel olarak incelenmeli, güçlendirilebilenler güçlendirilmeli, mümkün olanlar koruma kurallarına uygun şekilde yerinde yenilenmeli.
İnsanlara geçici barınma, geri dönüş ve finansman konusunda güvence sağlayacak çözümler geliştirilmeli.
Tarihi de koruyalım, doğayı da insanı da…
Elbette tarihimize, doğamıza ve kıyılarımıza sahip çıkalım. Ama bunları korurken insanların yıllardır yaşadıkları yerlerle kurduğu bağları da unutmayalım.
Çünkü bir binayı yeniden yapmak mümkün olabilir. Ama elli yıllık komşuluğu, hatıraları ve aidiyet duygusunu yeniden inşa etmek o kadar kolay değil.
Gerçek koruma, tarihi ve doğayı yaşatırken insanı da yaşadığı yerde güvenle yaşatabilmektir