KUANTUM VE SEYAHAT: AYNI DÜNYAYA FARKLI GÖZLERLE BAKMAK

Dr. Taner Akman

İnsan zihnini en çok zorlayan sorulardan biri belki de şudur: Ben dünyayı olduğu gibi mi görüyorum, yoksa beynimin bana gösterdiği hâliyle mi?

Bu soru ilk bakışta felsefeye aitmiş gibi görünür. Fakat kuantum fiziğinden sinirbilime, algı psikolojisinden yapay zekâya kadar uzanan araştırmalar, gerçeklik ile gözlemci arasındaki ilişkinin sandığımızdan çok daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

1961 yılında fizikçi Eugene Wigner’ın ortaya attığı “Wigner’ın Arkadaşı” düşünce deneyi tam da bu soruyu kurcalıyordu. Basitleştirirsek; kapalı bir laboratuvarda bir gözlemci kuantum sistemi üzerinde ölçüm yapıyor. İçerideki gözlemci açısından belirli bir sonuç ortaya çıkmış durumda. Fakat dışarıdaki Wigner, laboratuvarı ve içindeki gözlemciyi daha büyük bir kuantum sistemi olarak farklı biçimde tanımlayabiliyor.

2019’da Massimiliano Proietti ve arkadaşları Edinburgh’da altı fotonla bu düşünce deneyinin genişletilmiş bir biçimini laboratuvarda test ettiler. Elde edilen sonuçlar, belirli varsayımlar altında bütün gözlemcilerin olgularının tek ve gözlemciden tamamen bağımsız bir tablo içerisinde birleştirilmesi fikrinin kuantum dünyasında hiç de basit olmadığını gösterdi.

Buradaki “gözlemciler” gerçek insanlar değildi; fotonik sistemlerdi. Dolayısıyla buradan gündelik insan algısına doğrudan bir kuantum yasası çıkarmak doğru olmaz.

Ama benim için ortaya çıkan düşünsel soru çok değerli:

Aynı dünyanın içinde bulunmamız, o dünyayı aynı şekilde deneyimlediğimiz anlamına geliyor mu?

Bence burada “çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” şeklindeki eski tartışma da çok güzel bir anlam kazanıyor.

Çok okuyan insan dünyayı zihninde genişletir. Hiç gitmediği çağları, ülkeleri, kültürleri, savaşları, fikirleri ve insan hayatlarını tanıyabilir. Bir kütüphanenin içerisinde otururken yüzlerce farklı insanın gözünden dünyaya bakabilir.

Çok gezen insan ise aynı dünyayı bedeninin içinden geçirir.

Haritada gördüğü mesafenin gerçekten ne kadar uzun olduğunu öğrenir.

Bir ülkenin yalnızca istatistiğini değil, sabah kokusunu tanır.

Bir toplumun kültürünü kitapta okumakla kalmaz; insanların birbirine nasıl baktığını, ne kadar yakından konuştuğunu, sofrada ne kadar zaman geçirdiğini, yabancıya nasıl davrandığını görür.

Kitap insana başka insanların zihinsel gözlerini, seyahat ise başka dünyaların duyusal gerçekliğini ödünç verir.

Bu nedenle aynı kitabı okuyan iki insan bile farklı şeyler anlayabilir; aynı ülkeye giden iki insan da farklı bir ülkeyle geri dönebilir.

Kuantum fiziğindeki gözlemci tartışmasıyla bunu birebir aynı fiziksel olay olarak görmek doğru değildir; fakat güçlü bir düşünsel paralellik vardır:

Gözlem noktamız değiştikçe, ulaşabildiğimiz gerçeklik bilgisi de değişir.

Bir insan bütün hayatını aynı şehirde, aynı çevrede, aynı düşüncelere sahip insanlarla geçirirse dünyasının sınırlarını dünyanın sınırları zannetmeye başlayabilir.

Seyahatin bence en büyük faydalarından biri tam burada ortaya çıkıyor.

Gezmek yalnızca yeni yer görmek değildir.

Kendi gerçekliğinin tek gerçeklik olmadığını fiziksel olarak deneyimlemektir.

Bir sabah Tokyo’da milyonlarca insanın senin hiç bilmediğin kurallarla kusursuz biçimde yaşadığını görürsün.

Bir gün Güneydoğu Asya’da senin “zorunluluk” sandığın şeylerin başka insanların hayatında hiç bulunmadığını fark edersin.

Başka bir yerde insanların senin başarı saydığın şeyi önemsiz, senin önemsiz gördüğün şeyi ise hayatın merkezi olarak gördüğünü görürsün.

Ve insan bazen bin sayfalık bir kitabın veremediği bir şeyi, yabancı bir şehirde yanlış otobüse binerek öğrenir:

Benim normalim, yalnızca benim normalimmiş.

Bu nedenle okumanın zihni genişlettiğini, gezmenin ise zihnin sınırlarını görünür hâle getirdiğini düşünüyorum.

En güçlü kombinasyon ise elbette ikisini birlikte yapmaktır.

Okumak bize başka insanların dünyalarını anlatır; gezmek kendi dünyamızın ne kadar küçük olduğunu gösterir.

Sinirbilim tarafında da benzer bir hikâyeyle karşılaşıyoruz.

Beynimiz dış dünyanın pasif kayıt cihazı değildir. Modern predictive processing yaklaşımlarına göre beyin dışarıdan gelen duyusal bilgiyi geçmiş deneyimler, beklentiler ve öğrendiği olasılıklarla sürekli birleştirir.

Başka bir ifadeyle:

Beyin dünyayı yalnızca görmez; onu yorumlar.

Aynı nötr yüz ifadesini iki insan farklı okuyabilir.

Aynı toplantıya giren iki kişi tamamen farklı bir toplantı yaşamış gibi çıkabilir.

Aynı başarısızlığa uğrayan iki kişiden biri “Ben yapamıyorum” derken, diğeri “Henüz doğru yöntemi bulamadım” diyebilir.

Dışarıdaki olay aynı olabilir.

Ama beynin onun hakkında kurduğu model aynı değildir.

İnsan zihninin ne kadar sık kendi iç dünyasına geçtiğini gösteren en bilinen çalışmalardan biri de Harvard Üniversitesi’nden Matthew Killingsworth ve Daniel Gilbert’ın 2010’da Science’ta yayımladığı araştırmadır. 2.250 kişinin günlük yaşamından toplanan verilerde insanlar, uyanık oldukları zamanın ortalama %46,9’unda o anda yaptıkları şeyden başka bir şey düşündüklerini bildirdi.

Yani hayatımızın şaşırtıcı derecede büyük bir bölümünde yalnızca dış dünyayı yaşamıyoruz.

Geçmişi tekrar oynatıyoruz.

Henüz yaşanmamış konuşmaları zihnimizde prova ediyoruz.

Gelecek senaryoları kuruyoruz.

Olmamış ihtimalleri yaşıyoruz.

Bu içsel yaşamla yakından ilişkili sistemlerden biri Default Mode Network — Varsayılan Mod Ağı, DMN. Bu ağ; geçmişi hatırlama, geleceği hayal etme, kendimiz hakkında düşünme ve sosyal dünyaya ilişkin zihinsel modeller oluşturma gibi işlevlerle ilişkilendiriliyor.

Belki insan beyninin en olağanüstü özelliklerinden biri de budur:

Henüz var olmayan bir dünyayı zihninde yaşayabilmek.

Ancak bu özellik iki yönlüdür.

Bir insan “Ben bunu başaramam” düşüncesini sürekli tekrar ederse daha az deneyebilir, daha az insanla konuşabilir ve ilk başarısızlıkta daha kolay vazgeçebilir.

Sonunda gerçekten daha az fırsatla karşılaşır.

Sonra dönüp:

“Bak, zaten olmayacağını biliyordum.”

der.

Belki de düşüncesi geleceği görmemiştir.

Davranışlarını değiştirerek o geleceğin oluşmasına katkıda bulunmuştur.

Tersi de mümkündür.

Bir ihtimal olduğuna inanan insan daha fazla dener.

Daha fazla yer görür.

Daha fazla insanla konuşur.

Daha fazla okur.

Başka hayatların mümkün olduğunu gördükçe kendi hayatı için düşündüğü ihtimaller de genişler.

İşte seyahat bu nedenle yalnızca kültürel bir faaliyet değildir.

Bence aynı zamanda insanın kendi zihinsel modeline yaptığı en güçlü müdahalelerden biridir.

Çünkü beynin yıllardır kurduğu:

“Dünya böyledir.”

cümlesinin karşısına yolculuk sürekli yeni kanıtlar koyar:

“Hayır. Dünya bundan çok daha büyük.”

Bu fikir geleceğin yapay zekâsı açısından da son derece önemli.

Gerçekten insansı bir yapay zekâ yalnızca çok fazla bilgi bilen bir sistem olmayacaktır.

Bir dünya modeli kurması gerekecektir.

Ne oldu?

Sonra ne olabilir?

Ben bunu yaparsam ne değişir?

Karşımdaki insan ne biliyor?

Benim bildiğimi o da biliyor mu?

Benim tahmin ettiğim şey ile gerçekten gözlemlediğim şey aynı mı?

Modern yapay zekâ araştırmalarındaki world model yaklaşımı tam olarak bu nedenle önemli. DeepMind’ın Dreamer gibi sistemlerinde yapay zekâ, çevresinin bir iç modelini öğreniyor ve olası gelecekleri bu model içerisinde simüle ederek davranış geliştiriyor.

İnsan da sürekli buna benzer bir şey yapıyor.

Bir cümleyi söylemeden önce sonucunu düşünüyoruz.

Bir yolculuğa çıkmadan önce rotayı zihnimizde canlandırıyoruz.

Bir karar vermeden önce alternatif gelecekler kuruyoruz.

Belki zekânın önemli bir özelliği yalnızca olanı anlayabilmek değil, henüz olmamış olanı zihinsel olarak deneyebilmektir.

Fakat daha ileri bir yapay zekânın bir başka yeteneğe de ihtiyacı olacak:

Perspektif değiştirebilmek.

Yani yalnızca “Dünya nasıl?” sorusunu değil;

“Dünya bu kişinin bulunduğu yerden nasıl görünüyor?”

sorusunu da cevaplayabilmek.

Psikolojide buna yakın kavramlardan biri Theory of Mind — Zihin Kuramı. Başka bir kişinin ne bildiğini, ne gördüğünü veya neye inandığını temsil edebilmek sosyal zekânın önemli parçalarından biridir. Günümüzde büyük dil modelleri de bu tür görevlerde araştırılıyor.

Belki geleceğin gerçekten insansı yapay zekâsı da bir anlamda “çok gezen insan” gibi olmak zorunda.

Tek bir veri kümesinin, tek bir kültürün, tek bir perspektifin içerisinden dünyaya bakmak yerine farklı insanların, toplumların ve koşulların bakış açılarını birbirinden ayırabilmeli.

Ama insanın yaptığı hatayı da tekrarlamamalı:

Kendi modelini gerçekliğin kendisi sanmamalı.

Bu nedenle insan zihnini anlamaya çalışırken öğrendiğimiz dünya modelleri, predictive processing, bellek, perspektif alma ve içsel simülasyon mekanizmaları yalnızca şu soruyu cevaplamıyor olabilir:

“Biz nasıl düşünüyoruz?”

Belki aynı zamanda geleceğin sorusunun da cevabını hazırlıyor:

“Bizim gibi düşünebilen ama bizim perspektifimize mahkûm olmayan bir zekâyı nasıl inşa ederiz?”

Bütün bunlardan benim çıkardığım sonuç giderek daha sade hâle geliyor.

Yaşadığım dünya ile dünyanın tamamı aynı şey olmayabilir.

Bir kitap bunu bana anlatabilir.

Bir yolculuk ise bunu bana yaşatabilir.

Belki bu yüzden hem okumak hem gezmek insanı yalnızca daha bilgili yapmaz.

Gerçekliğin tek bir pencereden görülmediğini öğretir.

Kuantum fiziği, gözlemci ile olgu arasındaki ilişkinin klasik sezgilerimiz kadar basit olmadığını gösteriyor.

Sinirbilim, beynimizin pasif bir kamera değil, aktif bir dünya modeli kurucusu olduğunu gösteriyor.

Seyahat ise bütün bunların gündelik hayattaki en güzel karşılıklarından birini sunuyor:

Bakış noktamızı gerçekten değiştiriyor.

Ve belki hayatımızdaki en büyük dönüşümler, dünyanın bizim için değişmesini beklediğimiz anda değil; biz dünyaya artık aynı yerden bakmamaya başladığımız anda gerçekleşiyor.

Çünkü insan yeni bir hayat bulmak için yeni bir dünyaya ihtiyaç duymaz; sadece kendi dünyasının dışına çıkıp, geri döndüğünde artık kendi dünyasına eski gözlerle bakamamasına ihtiyaç duyar.

Dr. Taner Akman

Kaynaklar:

* Wigner, E. P. (1961). Remarks on the Mind-Body Question — “Wigner’ın Arkadaşı” düşünce deneyinin özgün kaynağı.

* Proietti, M. ve ark. (2019). Experimental test of local observer independence. Science Advances, 5(9), eaaw9832.

* Bong, K-W. ve ark. (2020). A strong no-go theorem on the Wigner’s friend paradox. Nature Physics, 16, 1199–1205.

* Killingsworth, M. A. & Gilbert, D. T. (2010). A Wandering Mind Is an Unhappy Mind. Science, 330, 932.

* de Lange, F. P., Heilbron, M. & Kok, P. (2018). How Do Expectations Shape Perception? Trends in Cognitive Sciences, 22, 764–779.

* Yeshurun, Y., Nguyen, M. & Hasson, U. (2021). The default mode network: where the idiosyncratic self meets the shared social world. Nature Reviews Neuroscience, 22, 181–192.

* Hafner, D. ve ark. (2025). Mastering diverse control tasks through world models. Nature, 640, 647–653.

* Strachan, J. W. A. ve ark. (2024). Testing theory of mind in large language models and humans. Nature Human Behaviour, 8, 1285–1295.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.