Pınar Yeşiltay Sevim

Pınar Yeşiltay Sevim

Bir Parmağın Kaydırma Hızı, Bir Çocuğun Bekleme Süresini Değiştirebilir mi?

Geçenlerde bir çocuğun elindeki tableti izlerken ekrandan çok parmağına takıldım.

Beş, belki altı yaşlarındaydı. Önündeki görüntü birkaç saniye ilgisini çekti. Sonra küçük işaret parmağı ekranda yukarı doğru hareket etti. Yeni bir görüntü geldi. İki saniye. Geç. Bir tane daha. Geç. Sonra bir başkası…

Aslında son derece sıradan bir görüntüydü. Bugün bir kafede, restoranda, havaalanında, evde, hatta bazen çocuk arabasında bile görebileceğimiz kadar sıradan.

Ama insan beyniyle uzun süre uğraşınca bazı sıradan görüntüler insana pek sıradan görünmemeye başlıyor.

Ben çocuğun parmağına bakarken şunu düşündüm:

Bir çocuğun parmağı giderek hızlanırken, bekleme kapasitesine ne oluyor?

Meseleyi hemen “ekran zararlı mı, değil mi?” tartışmasına sıkıştırmak istemiyorum. Çünkü bence asıl mesele ekrandan biraz daha büyük.

Mesele zaman.

Daha doğrusu, gelişmekte olan beynin zamanla kurduğu ilişki.

Bugünün çocuğu, insanlık tarihinde belki de ilk kez, henüz öz-düzenleme sistemleri gelişmeye devam ederken çevresindeki dünyanın hızını tek parmak hareketiyle değiştirebildiği bir ortamda büyüyor.

Sıkıldın mı? Geç.

Hoşuna gitmedi mi? Geç.

Yavaş mı geldi? Geç.

İlk birkaç saniyede merakını yakalayamadı mı? Bir kez daha geç.

Bir zamanlar çocuk dünyanın hızına uyum sağlamak zorundaydı. Şimdi dünyanın önemli bir bölümü çocuğun parmağının hızına uyum sağlıyor.

Bence çağımızın çocukluk açısından en ilginç meselelerinden biri burada başlıyor.

Beklemek sandığımızdan daha büyük bir iştir

Çocuğa “biraz bekle” dediğimizde çoğu zaman davranıştan söz ettiğimizi düşünürüz.

Sıranı bekle. Yemeğin hazırlanmasını bekle. Arkadaşının oyunu bitirmesini bekle. Sorunun cevabını hemen söyleme. Önce ödev, sonra oyun…

Oysa beklemek yalnızca görgü ya da sabır meselesi değildir. Beyin açısından oldukça karmaşık bir bilişsel iştir.

Bir şeyi istemek ama hemen yapmamak; dikkati hedefte tutmak, ilk dürtüyü frenlemek, sonucu zihinde taşımak ve bazen daha değerli fakat daha geç gelecek bir ödül uğruna anlık isteği yönetebilmek gerekir.

Yürütücü işlevler dediğimiz bilişsel sistemlerin önemli parçalarından biri olan inhibitör kontrol tam da burada devreye girer.

Terim biraz soğuk.

Çocuk dünyasındaki karşılığı ise son derece basit:

“İstiyorum ama hemen yapmak zorunda değilim.”

Bu küçücük cümleyi hafife almamak gerekir. Çünkü yetişkin hayatının şaşırtıcı derecede büyük bir bölümü onun daha karmaşık versiyonlarından oluşuyor.

Ders çalışırken telefona bakmamak, bir tartışmada aklımıza gelen ilk cümleyi söylememek, para biriktirmek, aylar süren bir projeyi tamamlamak, bir kitabı sonuna kadar yazmak, uzun vadeli bir hedef uğruna bugünkü konfordan vazgeçmek…

Hepsinin ortak bir tarafı var:

Şimdi ile sonra arasındaki mesafeyi yönetebilmek.

Fakat modern hayat bize tam tersini öğretiyor olabilir mi?

Çünkü modern ekonominin büyük bir bölümü artık bu mesafeyi kısaltmak üzerine kurulu.

“Şimdi” ekonomisi

Ben fotoğraf çektirip nasıl çıktığını görmek için günlerce beklediğimiz zamanı hatırlıyorum.

Birini telefonla arardınız. Evde değilse ulaşamazdınız. Sonra tekrar arardınız.

Sevdiğiniz şarkı radyoda çaldığında yakalamış olmanın küçük bir mutluluğu vardı. Televizyondaki filmin başlamasını beklerdiniz. Bir şey sipariş ettiğinizde aynı gün kapınıza gelmesini beklemezdiniz.

Bugünün çocuğuna bunları anlatsanız muhtemelen teknolojik bir Orta Çağ hikâyesi dinliyormuş gibi bakacaktır.

Şimdi film şimdi.

Müzik şimdi.

Oyun şimdi.

Cevap şimdi.

Yeni görüntü şimdi.

Yeni uyaran şimdi.

Bir başkası şimdi.

Teknoloji bize yalnızca daha fazla içerik vermedi. Çok daha ilginç bir şey yaptı:

Beklemeyi azaltılabilir bir maliyete dönüştürdü.

Daha hızlı internet satın alıyoruz. Hızlı teslimat satın alıyoruz. Reklam beklememek için ödeme yapıyoruz. Sıraya girmemek için para veriyoruz.

Bir bakıma çağımızın en değerli ürünlerinden biri zaman değil artık; beklememek.

Yetişkin dünyasında bunun adı konfor olabilir.

Fakat çocuk söz konusu olduğunda denklem biraz değişiyor.

Çünkü çocuk yalnızca teknolojiyi kullanmıyor.

Aynı anda beynini de geliştiriyor.

Ve gelişen beyin deneyimden öğreniyor.

Tam bu noktada bilimsel olarak dikkatli olmamız gerekiyor. Bugünkü bilgilerimiz bize “kısa video izleyen çocuk sabırsız olur” gibi basit bir nedensellik kurma hakkı vermiyor. Ekranın süresi kadar içeriği, temposu, kullanım bağlamı, çocuğun yaşı, ebeveyn eşliği ve en önemlisi ekranın çocuğun hayatında neyin yerine geçtiği de önemli.

Dolayısıyla “telefon çocukların beynini bozuyor” cümlesi bilimsel bir açıklama değil.

Fakat ekran kullanımı, dikkat, öz-düzenleme ve yürütücü işlevler arasındaki ilişkileri araştırmak için yeterince nedenimiz var.

Benim asıl merak ettiğim ise biraz başka:

Beyin, sürekli değiştirilebilen bir dünyaya alışırken değiştiremeyeceği şeylerle karşılaştığında ne yapıyor?

Çünkü gerçek hayatın kaydırma tuşu yok.

Öğretmeni yukarı kaydıramazsınız

Sonra çocuk okula başlıyor.

Öğretmen anlatıyor.

Ama öğretmen üç saniye sonra değişmiyor.

Kitap açılıyor. Sayfa hareket etmiyor.

Matematik problemi ilk denemede çözülmüyor. Problem çocuğun sıkıldığını fark edip kendisini daha eğlenceli başka bir probleme dönüştürmüyor.

Arkadaşı onun istediği oyunu oynamak istemiyor. Arkadaşını yukarı kaydıramıyor.

Bir beceriyi öğrenmek için tekrar gerekiyor. Tekrarı geçemiyor.

Ve çocuk insanlığın oldukça eski, fakat dijital dünyanın unutturmaya başladığı bir gerçeğiyle karşılaşıyor:

Bazı şeyler zaman ister.

Asıl çelişki de burada.

Çocukların yaşadığı çevre tarihte görülmemiş bir hızla değişirken insan beyninin temel öğrenme süreçleri aynı hızda değişmedi.

Öğrenme hâlâ tekrar istiyor.

Hata istiyor.

Geri bildirim istiyor.

Uyku istiyor.

Çaba istiyor.

Bazen can sıkıntısına rağmen orada biraz daha kalmayı istiyor.

En önemlisi de zaman istiyor.

Teknoloji birkaç ayda yeni bir sürüme geçebilir. Çocuk beyninin gelişimsel takvimi böyle çalışmıyor. Prefrontal korteksin olgunlaşması bir yazılım güncellemesi değil. Belleğin oluşması da “indir” tuşuna basmakla gerçekleşmiyor.

Biyoloji, teknoloji şirketlerinin ürün takvimine göre hızlanmıyor.

Belki de çağımızın temel paradokslarından biri bu:

Çocukların dünyası hızlandıkça, gelişimleri için ihtiyaç duydukları bazı süreçleri bilinçli olarak yavaşlatmamız gerekebilir.

Dikkat sorununun içinde biraz da hız sorunu olabilir mi?

“Bu çocukların dikkati çok kısa.”

Son yıllarda yetişkinlerden en sık duyduğum cümlelerden biri bu.

Bazen doğrudur.

Ama başka bir soru sormayı da seviyorum:

Ya yalnızca dikkat kısalmıyorsa?

Ya çocuğun “normal hız” algısı değişiyorsa?

Bir kitap gerçekten sıkıcı mı, yoksa karşılaştırıldığı video fazla mı hızlı?

Ders gerçekten yavaş mı, yoksa çocuğun referans aldığı uyaran dünyası olağanüstü mü hızlı?

Beklemek gerçekten dayanılmaz mı, yoksa bekleme pratiği çocukların günlük yaşamından giderek mi çekiliyor?

Bunları birbirinden ayırmak önemli. Özellikle DEHB gibi nörogelişimsel durumları çağın dijital alışkanlıklarına indirgemek hem bilimsel hem klinik olarak yanlış olur.

Fakat başka bir şeyden söz edebiliriz:

Dikkat ekolojisinden.

Çocuğun dikkati yalnızca beyninin içinde yaşamıyor. Bir çevrenin içinde gelişiyor.

O çevrede sürekli bildirim, hareket, ses, hızlı ödül, kesinti ve yeni uyaran varsa çocuğun dikkati de bu ekosistem içinde deneyim kazanıyor.

Belki bu nedenle çocuklara yalnızca “dikkatini ver” demek yetmeyecek.

Dikkatin yaşayabileceği ortamları da yeniden kurmamız gerekecek.

Yavaşlığın eğitimi

Belki de tam burada geleceğin çocukları için biraz tuhaf duyulan yeni bir eğitim kavramına ihtiyacımız var:

Yavaşlığın eğitimi.

Yavaş çocuk yetiştirmekten söz etmiyorum.

Tam tersine.

Hızlanması gerektiğinde hızlanabilen ama yavaşlaması gerektiğinde de yavaşlayabilen bir beyinden söz ediyorum.

Çünkü bilişsel esneklik yalnızca hızlı işlem yapmak değildir. Gerektiğinde durabilmektir. Bir dürtünün hemen peşinden gitmemektir. Bir problemi ilk başarısızlıkta terk etmemektir. Bir hikâyenin sonuna kadar kalabilmektir.

Bunların eğitimi çok büyük projeler gerektirmiyor.

Bir yapbozun zor gelen parçasını hemen yetişkinin yerleştirmemesi…

Bir çocuk “sıkıldım” dediğinde anında yeni bir uyaran sunmamak…

Sıranın gelmesini beklemek…

Bir tohumu ekip her gün büyüyüp büyümediğine bakmak…

Hamurun kabarmasını izlemek…

Bir oyunu kaybedip yeniden başlamak…

Bir hikâyeyi sonuna kadar dinlemek…

Bir resim hemen istediği gibi olmadığında kâğıdı atmamak…

Bunlar yetişkin dünyasında küçük çocukluk anlarıdır.

Beyin açısından ise başka bir mesaj taşırlar:

Her isteğin ardından anında sonuç gelmez. Ve bu kötü bir şey değildir.

Belki çocuklarımızın her sıkıldığı anı doldurmaktan vazgeçmemiz gerekiyor.

Çünkü sıkılmak bazen giderilmesi gereken bir arıza değildir.

Bazen zihnin kendi kendisiyle kalmaya başladığı yerdir.

İki ayrı zaman

Teknoloji düşmanı değilim.

Aksine teknolojinin eğitimde, öğrenmede ve bilişsel gelişimi destekleyen doğru uygulamalarda olağanüstü imkânlar sunduğunu düşünüyorum.

Benim itirazım teknolojiye değil.

Tek hızımızın teknoloji tarafından belirlenmesine.

Çocuklara ekranı tamamen yasaklamak yerine belki daha zor ama daha değerli bir beceri öğretmeliyiz:

İki farklı zamanda yaşayabilmek.

Dijital dünyanın zamanı hızlıdır.

İnsan beyninin bazı süreçleri ise yavaştır.

Bir bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliriz ama onu anlamlandırmak zaman alır.

Bir kitabı saniyeler içinde indirebiliriz ama okumak zaman alır.

Bir yeteneğin videosunu otuz saniyede izleyebiliriz ama o yeteneği kazanmak aylar, bazen yıllar alır.

Bir insana saniyeler içinde mesaj gönderebiliriz ama güven oluşturmak zaman alır.

Belki çocukların gelecekte ihtiyaç duyacağı en önemli zihinsel becerilerden biri de tam olarak budur:

Hızın içinde kendi ritmini kaybetmemek.

Çünkü ekran kapandığında hayat kaldığı yerden devam ediyor.

Orada insanlar bazen geç cevap veriyor.

Sorular hemen çözülmüyor.

Başarı gecikiyor.

Bazı beceriler aylar sürüyor.

Bazı hayaller yıllar.

Bazı insanlar anlaşılmak için zaman istiyor.

Ve hayatın gerçekten değerli şeylerinin şaşırtıcı bir bölümü hâlâ tek bir parmak hareketiyle gelmiyor.

Bu yüzden belki çocuklarımızın ekran karşısında ne kadar zaman geçirdiğini sorarken yalnızca saate bakmamalıyız.

Parmağa da bakmalıyız.

Hıza da.

Beklemeye de.

Ve belki en çok şu soruya:

Parmakları hızlanırken, bekleyebilen bir beyin yetiştirmeyi de hatırlıyor muyuz?

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.