'Oligarşinin Tunç Yasası', Türkiye'de siyasi yapılar
Fatih Yusuf Duyar yazdı; 'Oligarşinin Tunç Yasası', Türkiye'de siyasi yapılar
İnsan sosyal bir varlıktır ve bir arada yaşamak onun için vazgeçilmez bir eylemdir. İnsanların bir arada yaşaması, aynı zamanda onların bir "toplum" olmasını da gerektirir. Her toplumun bir şekli, yapısı, gelenek ve görenekleri, uyulması gereken kanunları ve nizamı vardır.
Öte yandan her toplum, bir oluş ve değişim içerisindedir. Her şeyden önce toplumu oluşturan fertler sürekli bir değişim halindedir; buna bağlı olarak toplumun yapısı, teşkilatı, örf ve adetleri de değişmektedir. Bu bağlamda okuduğumuzda toplumu bütüncül, dinamik ve değişken bir yapıda görmek mümkündür. Toplum dediğimiz yapı, bireylerin münasebet kurduğu bir alan olduğu gibi, aynı zamanda sosyal teşkilatlar ağıdır. Bir yandan yardımlaşmalar ile bütünleşirken, diğer yandan bölünmeler ile gruplaşmalara yol açar. İnsanın davranışlarını kısıtlarken, aynı zamanda onu özgürlüğe kavuşturma fonksiyonunu da icra eder.
İşte bu sebeple toplumun içerisinde gerçekleşen her olayı ve olguyu, toplumdan ve onun dinamiklerinden bağımsız incelemek yanlış analizler doğuracaktır. Birey ile başlayan, sonra daire daire genişleyen sosyal yapılar bir bütün olarak işlev görür. Bir araya gelmiş küçüklü büyüklü yapıların kendi iç işleyişi, hiyerarşik yapısı ve kendine özgü bir sistematiği mutlaka vardır.
Belirli bir amaç uğruna bir araya gelmiş bu örgütlerin (siyasi partiler, cemaatler, vakıflar vb.) bazıları, aynı zamanda toplumun yönetilmesi ve yönlendirilmesini de görev edinirler. Genelde bir lider etrafında birleşen bu yapılar büyüdükçe, iç organizasyon şemaları da genişler. Temelde bir amaç (dava) uğruna bir araya gelmişlerdir. Hitap ettikleri kitleye; ortaya koydukları sistem ile dünya yaşamlarının (eğer dini bir cemaat ise aynı zamanda ahiretlerinin) refahının kendi değerlerinde olduğunu, bu idealin gerçekleşebilmesi için herkesin bu yapıya katılması ve çaba sarf etmesi gerektiğini söylerler. Bu söylemin içerisinde tabiki yöneten ve yönetilen sınıfı vardır; ancak söylemler genelde şahıslardan ziyade "davanın" ve idealin önemli olduğu vurgusuyla yapılır.
Fakat 1876-1936 yılları arasında yaşamış olan sosyolog Robert Michels, örgütleri incelerken dikkat çekici bir tespitte bulunur. Yaptığı incelemeler neticesinde; her örgütün lider kadrosu iyi niyetli dahi olsa, sürecin mutlaka oligarşiye yol açtığını savunur. Bu, örgütlenmenin teknik ve yapısal zorunluluklarından doğan bir olgudur.
Michels'e göre bir örgüt büyüdükçe (ister bir siyasi parti, ister bir sendika, isterse bir cemaat ya da vakıf olsun) işler karmaşıklaşır. Kararların hızlı alınması ve profesyonelce yönetilmesi gerekir. Bu da "uzman" bir lider kadrosunu zorunlu kılar. Sıradan üyeler günlük işlerle uğraşırken, liderler "yönetim sanatında" ustalaşır. Liderler; bütçeye, iletişim kanallarına, bürokrasiye ve stratejik bilgilere hakimdir. Sıradan bir üyenin bu bilgi seviyesine ulaşması artık imkansızdır. Bu durum, bir süre sonra liderleri vazgeçilmez kılar.
Michels, kitlelerin psikolojisinin genellikle pasif olduğunu ve "yönetilmeye" ihtiyaç duyduğunu ileri sürer. Üyeler, zor kararları birilerine devretmekten memnuniyet duyarlar ve liderlerine karşı bir nevi "minnet" veya "kült" beslemeye başlarlar. Bu süreçlerin sonunda, başlangıçta üyelerin hizmetkarı olan liderler, zamanla örgütün efendisi haline gelirler. Artık asıl amaç idealler (örneğin devrim veya hak arayışı) değil, örgütün ve liderlerin kendi mevcudiyetini koruması olur.
Aslında Michels’in tezi, "Demokrasi bir araç olarak kullanılır ama asla bir sonuç olarak elde edilemez" diyen sarsıcı bir uyarıdır. Onun; "Her kim örgütten söz ediyorsa, oligarşiyi kastetmektedir" sözü, çok iddialı bir yasayı ortaya koymaktadır. Elbette toplum gibi karmaşık bir sistematiği ve insan gibi bireysel, karmaşık bir yapıyı tek bir kanuna indirgemek hatalı olabilir; fakat Michels’in perspektifinden güncel örgütleri irdelediğimizde, bu yasanın bizde uyandıracağı çok önemli noktalar olduğu ortadadır.
Buraya kadar okuduklarımızdan şunu anladık: Michels’e göre bir hareket ne kadar demokratik veya halkçı başlarsa başlasın, "örgütlenme" ihtiyacı kaçınılmaz olarak gücün dar bir seçkin grubun elinde toplanmasına yol açacaktır. Bunu Türkiye özelinde yakın zamandaki örgütler üzerinde inceleyecek olursak, mesela bir siyasi ve bir de İslami yapı özelinde ele alalım.
AK Parti’nin 2002’den bugüne geçirdiği evrim, bu teorinin laboratuvar ortamında kanıtlanması gibidir. "Milletin hizmetkârı olma" ve "vesayeti kırma" iddiasıyla yola çıkan bir yapının, zamanla nasıl bir "tekil merkezli hiyerarşiye" dönüştüğü ortadadır. Bu durum AK Parti için sadece siyasi bir tercih değil, aynı zamanda aslında örgütsel bir zorunluluğun sonucudur. AK Parti, kuruluş aşamasında "Ortak Akıl" ve "Kolektif Liderlik" vurgusuyla, Michels’in bahsettiği oligarşik eğilimlere karşı bir duruş sergiledi. Ancak Tunç Yasası der ki: "Örgüt büyüdükçe, uzmanlaşma ve hızlı karar alma ihtiyacı hiyerarşiyi doğurur."
2010’lu yıllardan itibaren partinin "kurucu babalar" kadrosunun tasfiye edilmesi ve gücün sadece Tayyip Erdoğan’ın şahsında birleşmesi, tam olarak Michels’in öngördüğü "liderin vazgeçilmezliği" aşamasıdır. Örgüt karmaşıklaştıkça, kitlelerin karmaşayı yönetemeyeceği inancı pekişmiş; "dava"nın selameti için tüm yetkiler tek bir merkezde toplanmıştır.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Michels’e göre liderler, örgütün kaynaklarını (mali imkanlar, medya, bürokratik atamalar) kontrol ederek güçlerini pekiştirirler. AK Parti döneminde devlet imkanları ile parti aygıtı arasındaki çizginin belirsizleşmesi, oligarşinin "tunçlaşmasını" sağlamıştır. Yerel yönetimler ve kamu ihaleleri üzerinden kurulan ekonomik ağ, partiye sadık bir "iş insanları sınıfı" yaratmıştır. Bu ağ, artık örgütün devamlılığını sağlayan ana yakıttır.
Liyakat yerine sadakatin (biatın) ön plana çıkması, Michels’in bahsettiği "profesyonel yönetici sınıfı"nın partiye tamamen bağımlı hale gelmesine neden olmuştur. Parti içi seçimlerin de üst yapının onayına tabi olması oligarşiyi güçlendirmiştir. Eğer örgüt üyeleri lideri denetleyecek mekanizmalara sahip değilse; lider örgütün, örgüt de toplumun efendisi olur. AK Parti’nin başlangıçtaki "reformist" kimliği, örgütün ayakta kalma ve gücü konsolide etme içgüdüsüne yenik düşmüştür. Bugün gelinen noktada, Türkiye’deki siyasal yapı "halkın yönetimi"nden ziyade, belirli bir ideolojik-ekonomik ağın (bir azınlığın) stratejik yönetimi altındadır. Bu durum sadece AK Parti’ye özgü değil, yapısal bir sorundur; ancak AK Parti, bu sorunu teknoloji, medya kontrolü ve dini meşruiyetle birleştirerek tarihin gördüğü en disiplinli oligarşilerden birini inşa etmiştir.
Aslında belki de bunların içerisinde en acı olanı (şahsi duygusal bakışımdan kaynaklı ) Michels'in şu tespitidir: Michels, kitlelerin psikolojik olarak liderliğe ihtiyaç duyduğunu savunur ve bu psikolojik ihtiyaç; İslami literatürdeki "ulü’l-emre itaat" ve "sadakat" kavramlarıyla birleşerek, oligarşiyi İslam gibi özünde azgın yönetimlere her daim muhalif olan bir düşünce ikliminde bile meşrulaştıran büyük bir zemin oluşturmuştur. Yapıya her türlü muhalefet, "davaya ihanet" veya "birliği bozma" olarak kodlanır. Bu, azınlığın (oligarşinin) çoğunluk üzerindeki denetimini sağlayan en güçlü manevi silahtır.
Siyasetin içinde okuduğumuz bu Oligarşinin Tunç Yasası'nı, önümüzdeki yazıda İslami vakıf ve cemaatler üzerinden okumaya çalışacağız. Bakalım oralarda neler var...


Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.