Çocukluğumun hafızamdan hiç silinmeyen görüntüsü, anneannemle dedemin evinin duvarında asılı duran Atatürk portresidir.
Dedem 1922, anneannem 1923 doğumluydu. Anneannem Selanik yakınlarındaki Katerini’de dünyaya gelmişti. Yani bizim ailemizin de Balkanlar’dan Anadolu’ya uzanan bir muhacir hikâyesi var.
Onlardan Atatürk’ü o kadar çok dinledim ki… Savaşın ardından yaşanan yoksulluğu, göçün güçlüklerini, yeni bir ülkede tutunma çabasını anlatırlardı. Bir de halkın Atatürk’e duyduğu sevgiyi; ülkenin yaralarını sarmak, cehaletle mücadele etmek ve insanlara daha iyi bir yaşam sunmak için yapılan devrimleri.
Dedemi bir gün bile takım elbisesiz, yeleksiz, fötr şapkasız gördüğümü hatırlamıyorum. Anneannemin elinden gazete ve dergi düşmezdi; sık sık terziye gidip yeni kıyafetler diktirirdi. İkisi de bakımlı, zarif insanlardı. Ama bize en çok okumayı, öğrenmeyi, kendimizi geliştirmeyi öğütlerlerdi.
İnançlarına da bağlıydılar. Namazlarını kılar, oruçlarını tutar; Hz. Muhammed’i, diğer peygamberleri ve İslam’ı kitaplardan anlatırlardı. Buna karşılık, bugün bazen yapıldığı gibi, Atatürk ile Hz. Muhammed’i asla karşı karşıya koymazlardı. İkisinin de yeri, anlamı başkaydı.
Bugün din adına insanları birbirine düşüren sözler duyduğumda sık sık şöyle diyorum: “Bana öğretilen din bu din değil.”
Çünkü onların bana öğrettiği inançta merhamet, vicdan ve hoşgörü vardı. Başkasının inancına saygı duymak, ağacı, kediyi, köpeği, kuşu, atı, kuzuyu; kısacası yaşayan bütün canlıları sevmek, korumak ve hiçbirine zarar vermemek vardı. Sevginin yalnızca insana değil, bütün yaşama ait olduğunu onlardan öğrendim.
Anneannemi 1988’de, dedemi 1991’de kaybettim. Ama bıraktıkları değerler benimle.
Geçenlerde okuduğum bir Atatürk anısı, bütün bunları yeniden hatırlattı.
3 Haziran 1936’da Atatürk, Tekirdağ’ın Muratlı ilçesinde göçmen bir ailenin evine konuk oluyor. Masadaki üç kitabı inceliyor: arıcılık, ağaç yetiştiriciliği ve tavukçuluk üzerine. Ailenin öğrenmeye ve üretmeye ilgisini görmekten memnun oluyor.
O evde yalnızca on üç buçuk dakika kalıyor.
Bir yıl sonra gazeteci Şevket Hıfzı Rado aynı eve gittiğinde, ailenin bu kısa ziyareti nasıl yaşattığını öğreniyor. Evlerinin bir odasının müze, diğerinin okuma odası olmasını istiyorlar. Atatürk’ün kitaplara baktığı yerde çocuklarının da okumasını arzuluyorlar.
Bu satırlarda beni etkileyen yalnızca ailenin bağlılığı değil, o sevginin karşılıklı oluşu. Halk, zor günlerinde kendisine umut veren bir lidere saygı duyuyor; Atatürk ise onların evine giriyor, ne okuduklarıyla, nasıl geçindikleriyle ilgileniyor.
Bu karşılıklı güveni düşününce, Cumhuriyet’in neden seçildiği de daha iyi anlaşılıyor.
1919’da, Kurtuluş Savaşı’nın sonucu henüz belli değilken, Mustafa Kemal Erzurum’da Mazhar Müfit Kansu’ya geleceğe dair düşüncelerini yazdırıyor:
“Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır.”
Kansu, anlatılan yenilikler karşısında şaşkınlıktan kalemini düşürüyor. Çünkü ortada henüz kazanılmış bir zafer bile yok.
Peki neden saltanat değil de Cumhuriyet?
Saltanatta yönetme hakkı bir hanedana aitti. Oysa vatanı savunan, cephede savaşan, cephane taşıyan, yokluklara katlanan insanların kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olması gerekiyordu.
Cumhuriyet, egemenliğin bir aileden millete geçmesiydi.
Ama bunun gerçek karşılığı yalnızca bir yönetim değişikliği olamazdı. Eğitim, hukuk, bilim ve kadınların toplumdaki yeri de değişmeliydi. Bu yüzden Cumhuriyet’in ardından atılan adımlar, insanların günlük hayatına kadar uzandı.
Anneannemle dedem işte o değişimin ilk yıllarında büyüdüler. Bize bıraktıkları, bir dönemin sadece hatırası değil; bilgiye değer vermenin, farklı inançlara saygı göstermenin ve bütün canlılara merhametle yaklaşmanın canlı bir örneğiydi.
Bugün Atatürk’e duyduğum sevgide onların sesinin de payı var. Onunla gurur duyuyorum; çünkü bağımsızlığı kazanmakla yetinmeyip milletin kendi geleceğini kurabileceğine inandı.
Bir çocuğun hafızasında kalan o portre, yıllar sonra bana hâlâ aynı şeyi hatırlatıyor: Cumhuriyet, geçmişten devralınan ve geleceğe karşı sorumluluk yükleyen bir emanet.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere silah arkadaşlarını; bağımsızlık mücadelesinde yer alan kadınları, erkekleri, çocukları ve vatan uğruna can veren bütün şehitlerimizi sevgi, saygı ve minnetle anıyorum.
İyi ki Cumhuriyet. İyi ki Atatürk.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!