Nurten Ağaçbiçer

Nurten Ağaçbiçer

İnsan doğası!

Var oluşun kendine ait müthiş bir doğası ve özgün hali var. Canlı cansız, sınırlı algılarımızla gördüğümüz veya göremediğimiz, çözmekte yetersiz kaldığımız diğer alemlerin, her birinin arasındaki görünmez bağların,  var oluşun doğası yani gerçeği. Her şeyin katışıksız, saf, özgün, orijinal durumu olan; yaratım doğası. 

Doğal hal deyince, hemen insanın aklına doğanın kendiliğinden işleyişi ve düzeni gelir ya.

O hiç  şaşmaz bir şekilde varlığını sürdüren oluşum. Ta ki… İnsan elinin bu müthiş düzene çomak sokup, karıştırana kadar ki devam eden süreci.                     

Ne zamanki bir müdahale var. İşte o zaman doğallığın o kendi kendisini var eden döngüsüne set koyarak, tersine başlayan işleyiş.

Bu muazzam düzene sahip çıkıp korumak yerine, bozma eylemini yaratan olgu nedir?

Ne adına yapılır bu sorumsuzluk. “ Ben üstümün” diyen egonun sesi var ya… Kendisine, her şeye egemen olma hakkını veren ses. Senden daha iyisini biliyorum diyen egonun bencilliği, umursamazlığı. Sonu gelmez hırslarındaki sınırsızlığın yansımaları.

Domino taşı gibi dokunduğu her şeyi yıkarak yol alan ve kargaşa yaratan o ses!

Şimdi bu ses doğallığın akışını bozmaya hak görünce ne oluyor?

Yeni bir sahne açılıyor, tersine işleyişte açılan yeni sahnenin adı: Yapaylık…  

Şimdi sahnede sergilenen; Yaratılış doğasının, birbiri içerisine geçmiş, her birinin diğerleriyle anlamlı bağının, bilinçli veya cahilce müdahalesinin bedelinin hep birlikte ödenmesi.

Arı bin bir çiçek ve bitkiden aldığı özle bal yapıyorken, ağaçlar oksijen üreterek canlılara nefes aldırıyorken, daha binlercesi;  doğal oluşumlarına engel olunmamış programlarını sergiliyorken… Biz insanlık ailesinin, doğallığı-orijin hali ne alemde!

Bu gizemli bütünün, diğerleri gibi bir parçası olan biz insanlar… Eşref-i mahlukatlar.

Bütün yaratılmışların içinde en şerefli olanlar yani.

Bütün yaratılanların içinden, sadece bize bahşedilmiş düşünce ve seçme özgürlüğünün sahibi olan; biz değerli insanlar.

Yaratılış doğasına ne kadar uygun yaşıyoruz…Ya da yaratılış tasarımının içinde kendi doğamız

 ve değerimizin ne olduğunu biliyor muyuz?

Şimdi, elimizde “Yaratılış tasarımın mimarından” gelen bir mesaj olsa ve açıp baksak . 

 İnsanın yaratılış doğası nasılmış?  Bu mesajı” İnsanın kendisinin kullanım kılavuzu” gibi

 okumaya başlasak!

“İnsanlık âleminde üç aşama vardır: beden, zihin(akıl, zekâ) ve ruh.

Beden, insanın fiziki ya da hayvansal aşamasıdır. Bedensel bakış açısından insan, hayvan âleminin bir üyesidir. İnsanın ve hayvanın birbirine benzeyen bedenleri, çekim yasasıyla bir arada olan elementlerden oluşmuştur.

Hayvanlar gibi insan da duyu yetilerine sahiptir ve sıcağa, soğuğa, açlığa, susuzluğa vb. şeylere tabidir. Hayvanlardan farklı olarak insan, insan aklı olarak bilinen mantıksal bir zihne sahiptir.

İnsanın bu aklı, bedeni ve ruhu arasındaki vasıtadır.

İnsan ruhunu; zihni aracılığıyla, anlayışını aydınlatmasına izin verirse o zaman bütün Yaradılışı elinde tutabilir. Çünkü kendinden önce olan her şeyin en son noktası ve böylece önceki tüm evrimlerden üstün olan insan, içinde tüm aşağı âlemleri barındırır. Zihnin aracılığıyla ruh tarafından aydınlanmış olan insanın göz alıcı aklı onu Yaradılışın doruk noktası (tacı) yapar.

Fakat  diğer  taraftan eğer insan zihnini ve kalbini  ruhun inayetlerine açmaz ve zihnini maddi yöne ve doğasının bedensel kısmına çevirirse o zaman yüksek mevkiinden düşer ve aşağı hayvanlar aleminin sakinlerinden daha değersiz hale gelir. Bu durumda insan acınacak haldedir! Çünkü eğer Kutsal Ruhun nefesine açık olan zihnin ruhani özellikleri hiç kullanılmazsa körelir, zayıf düşer ve sonunda aciz olur. Zihnin maddi  özellikleri  tek başına kullanıldığında ise çok güçlü hale gelirler ve mutsuz, yanlış yönlendirilmiş insan; aşağı olan hayvanlardan daha vahşi, daha adaletsiz, daha aşağılık, daha zalim, daha  art niyetli hale gelir. Zihnin aşağı doğası tarafından güçlenmiş tüm istek ve arzularıyla, insan daha da zalim olur; ta ki tüm varlığı, helak olan canavarınkinden daha aşağı olana kadar. Böyle bir insan kötülük yapmak, acıtmak ve yok etmek için plan yapar. Böyleleri kesinlikle ilahi sevgiden yoksundurlar çünkü zihnin tanrısal özellikleri maddi olanlar tarafından bastırılmıştır. Öte yandan eğer zihnin ruhani doğası, zihnin maddi doğasını kontrol altında tutabilecek kadar güçlenmişse o zaman insan İlahi olana yaklaşır; insanlığı o derece yücelir ki bütün erdemler onda görünür; Allah’ın Merhametini yansıtır; yollarına ışık saçan bir lamba haline geldiği için insanlığın ruhani gelişimini tetikler.

Bazı insanların hayatı sadece bu dünyanın işleriyle meşguldür, zihinleri o derece dıştaki davranışlar ve geleneksel ilgilerle sınırlandırılmıştır ki başka bir varoluş alanına, her şeyin ruhani önemine kördürler! Dünyevi ünü ve maddi gelişmeyi düşünür ve hayal ederler. Duyumsal hazlar ve rahat çevreler onların ufkunun sınırıdır, en yüksek emelleri dünyevi koşulların ve durumların başarısına odaklanır! Aşağı arzularını zapt edemezler; yer, içer ve uyurlar! Hayvanlar gibi, kendi fiziksel refahlarından başka bir düşünceleri yoktur. Bu ihtiyaçların karşılanması gerektiği doğrudur. Hayat, bu dünyadayken  taşınması gereken bir yüktür, ama hayatın aşağı şeylerinin bakımın insanın tüm arzularını ve düşüncelerini elinde tutmasına izin verilmemelidir. Kalbin arzuları daha yüce hedeflere yükselmelidir. Zihinsel meşguliyet daha yüksek seviyelere yükselmelidir! İnsanlar zihinlerinde ruhani mükemmellik vizyonunu taşımalıdırlar ve orada Kutsal Ruh ’un  tükenmez inayetleri için mesken hazırlamalıdırlar.

İnsanlığın istenilen düzeye gelmesi için belki bu mesajın dikkate alınıp, hayata ve davranışlara geçirilmesini denemek gerekir mi? Ne dersiniz? 

 İnsanlık olarak yaratılış doğamıza ulaşabilmek dileğiyle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
4 Yorum