Dr. Taner Akman
Kulaktaki ikinci delik
İnsan bedenine yakından baktıkça, onun yalnızca işleyen bir biyolojik sistem olmadığını, aynı zamanda katman katman anlamlar taşıyan bir yapı olduğunu fark ederiz. Kimi zaman bu farkındalık, büyük ve karmaşık organlar üzerinden değil, neredeyse gözden kaçacak kadar küçük ayrıntılar üzerinden gelir. Kulak ile yüzün birleştiği noktada, bazı insanlarda bulunan ve çoğu zaman tesadüfen fark edilen o küçük çukur—tıptaki adıyla preauriküler sinüs—bunun en sade ama en düşündürücü örneklerinden biridir.
Bilimsel açıdan bakıldığında bu yapı son derece nettir: Embriyonik gelişim sırasında kulak bölgesi birkaç farklı dokunun birleşmesiyle oluşur ve bu birleşme sürecinde çok küçük bir kapanma farklılığı meydana geldiğinde, dışarıdan bakıldığında küçük bir delik ya da çukur olarak görülen bu yapı ortaya çıkar. Çoğu insanda hiçbir işlevi yoktur, çoğunlukla zararsızdır ve kişi hayatı boyunca varlığını dahi fark etmeden yaşayabilir. Nadiren enfekte olabilir; bu da onun tıbbi anlamda tamamen önemsiz olmadığını ama yine de genel tablo içinde küçük bir ayrıntı olarak kaldığını gösterir.
Ancak mesele yalnızca biyolojik açıklamayla sınırlı değildir. Çünkü insan zihni, özellikle de kendi bedeni söz konusu olduğunda, yalnızca “nasıl” sorusuyla yetinmez; “neden” sorusunu da sormak ister. İşte bu küçük yapı, tam da bu iki sorunun kesiştiği noktada durur. Bilim bize onun nasıl oluştuğunu anlatır; fakat neden bazı bireylerde ortaya çıktığı, neden bu kadar işlevsiz gibi görünen bir yapının varlığını sürdürdüğü soruları daha geniş bir düşünme alanı açar.
Bu noktada sıkça dile getirilen, onun “balık solungaçlarının kalıntısı” olduğu yönündeki iddia ise bilimsel olarak doğru değildir. İnsan embriyosunda gerçekten de solungaç benzeri yapılar bulunur, ancak bunlar doğrudan solungaç değildir ve bu küçük çukur da işlevsel bir evrimsel kalıntı olarak kabul edilmez. Daha doğru ifade, bunun gelişimsel bir varyasyon, yani oluşum sürecindeki küçük bir farklılık olduğudur.
Fakat “varyasyon” kavramı bile bizi başka bir düşünceye götürür: İnsan bedeni kusursuz bir makine midir, yoksa küçük sapmaların, farklılıkların ve çeşitliliğin oluşturduğu dinamik bir bütün müdür? Kusursuzluk çoğu zaman mutlak düzen ve hatasızlık olarak tanımlanır. Oysa doğaya baktığımızda, gerçek düzenin çoğu zaman küçük farklılıklarla birlikte var olduğunu görürüz. Parmak izlerimizin benzersiz olması, göz renklerimizin çeşitliliği ya da işte bu küçük kulak çukuru… Bunlar birer hata değil, insanın tek tip olmayan doğasının parçalarıdır.
Belki de asıl mesele burada başlar. İnsan, kendini anlamaya çalışırken yalnızca ölçülebilir olanla yetinmez. Çünkü ne kadar detaylı incelerse incelesin, her zaman açıklamanın ötesinde kalan bir alan vardır. Bu küçük çukur, bilimsel olarak açıklanabilir; ancak onun varlığı, insanın kendisine dair merakını tamamen sonlandırmaz. Aksine, daha derin bir sorgulamanın kapısını aralar.
İşte bu yüzden, insan bedenindeki en küçük ayrıntılar bile bazen yalnızca biyolojinin konusu olmaktan çıkar ve varoluşun daha geniş çerçevesine dokunur. Belki bu bir gelişimsel farklılıktır, belki tamamen rastlantısaldır. Ama aynı zamanda, insanın kendisini bütünüyle çözememiş olmasının da bir hatırlatıcısıdır.
Sonuçta insan, yalnızca açıklanabilen bir varlık değildir.
Ve belki de onu gerçekten ilginç kılan şey tam olarak budur.
Her şey ölçülebilir değil.
Her şey açıklanabilir değil.
Bazen, en küçük detaylar bile insanın kendinden daha büyük bir şeyle bağlantısını hatırlatır.
Belki bir tesadüf.
Belki bir varyasyon.
Belki de…
Tanrısal bir planın, fark edilmeyen bir imzası…









Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.