Dr. Taner Akman
Tarihin Hâlâ Kanadığı Şehir: Saraybosna
Dağların arasına kurulmuş bu şehirde, tarihin soluğu yüzümüze çarpıyor. Öğle ezanıyla ürperiyoruz; az ileride de bir kilise çanı çalıyor. Aynı sokakta yürüyen insanlar farklı dinlerden, farklı geçmişlerden, ama ortak bir sessizlik var hepsinde.
Başçarşı’ya doğru ilerliyoruz. Osmanlı’dan kalma taş sokaklarda adımlarımız yankılanıyor. Bir yanda sebil, diğer yanda Gazi Hüsrev Bey Camii… Sanki İstanbul’un bir parçası burada kalmış. Ama bu sokaklarda sadece tarih değil, acı da birikmiş.
Latin Köprüsü’ne varıyoruz. İşte tam burada, bir Sırp genci Gavrilo Princip, Avusturya-Macaristan Veliahtı Franz Ferdinand’ı vuruyor. O kurşun, sadece bir imparatoru değil, bütün dünyayı ateşe atıyor. 1. Dünya Savaşı bu köprü kenarında, bu taş kaldırımda başlıyor. İbreti alem için işaretleyip kırmızı ile boyamışlar o noktayı. Şimdi etrafta bu olayı hiç bilmeyen, yerdeki o boyayı görmeden dümdüz geçip karınlarını doyurmak için Boşnak köftecisi arayan, tek derdi evimizdeki buzdolabına hangi magneti alsak olan bir sürü turist var, ama lanet olsun ki ben biliyorum çünkü benim çocukluğumdaki öğretmenler gerçekten öğretirdi. Orada yolun ortasında öylece durup uzun uzun çember içine alınmış kırmızı boyaya bakıyorum. Tarih gözümde canlanıveriyor birden. Sanki bu anın filmini ya da belgeselini de izlemiştik ama ismi neydi hatırlayamadım. Bu kadar küçük bir yer, o bir an, o tek kurşun nasıl bu kadar büyük bir yıkıma sebep olmuş, çocukken de aklım almamıştı hâlâ da aklım almıyor.
Sonra yukarı doğru çıkıyorum, şehitlikler karşılıyor beni. Savaş sadece tarihte kalmamış burada; 90’lı yıllarda da yaşanmış. 1992’den 1995’e kadar süren Bosna Savaşı’nda binlerce insan ölmüş. Srebrenitsa’dan gelen ağıtlar hâlâ gökyüzünde dolaşıyor sanki. Şehitlerin isimleri mezar taşlarında yan yana dizilmiş. Birçoğu 18-20 yaşlarında. Dua ederken içim sızlıyor. Yaşamın sıcaklığı ile ölümün soğukluğu tıpkı bu katliamların müsebbihi dinler gibi iç içe geçmiş bu şehirde…
Saraybosna’nın bugünkü hali umut dolu ama şehir de insanları da yorgun. Caddelerde gençler gülüyor, kafeler tıklım tıklım, anaokulu öğrencikeri el ele tutuşmuş neşeyle şarkı söyleyerek bir arada yürürken geleceğe dair umut veriyor ama binaların duvarlarında kurşun izleri hâlâ duruyor. Her köşe başında geçmişin fısıltısı var.
Burada Boşnaklar Müslüman, Sırplar Ortodoks, Hırvatlar Katolik. Aynı şehirde yaşıyorlar ama gönülleri ayrı ayrı duvarlar örmüş. Düşünüyorum da Kurtuluş savaşı sonrası iyi ki Anadolu’da karşılıklı mübadele olmuş. O dönem evlerinden yurtlarından olanlar oldu ama eğer mübadele olmuş olmasaydı işte tam da buradaki gibi geçmişte savaşıp birbirini boğazlamış her iki halk için de bir arada yaşamak çok ama çok zor olacaktı…
Bir Türk olarak, bu topraklarda yürürken kendimi evimde gibi hissediyorum ama içim her adımımda hüzünle doluyor. Çünkü bu şehir bana hem Osmanlı’nın ihtişamını hem de ümmetinin yaşadığı karşılıklı acıları bir arada gösteriyor. Saraybosna’nın taş sokaklarında yürürken sadece adım atmıyorum, tarihin tam içinden geçiyorum. Ben çok kısa süre içinde bile görüp yaşadıklarımla buradaki barışın çok da kalıcı olabileceğine inanmıyorum, umarım yanılan ben olurum…










Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.