Feryal Romanello
Anlat Anlat, Benim de Bir Hikâyem Var
Bizim güzel bir sözümüz var: “İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır.”
Hepimiz arkadaşımıza, annemize, babamıza, eşimize, sevgilimize, kardeşimize bir şeyler anlatırız.
Anlatırız da…
Peki, anlaşılır mıyız?
Asıl mesele burada başlıyor.
Konuşmak başka, gerçekten dinlenmek başka.
Bazen bir şey anlatırken karşımızdaki insan pat diye araya girer. Başka bir şey söyler, başka bir konu açar, hiç ilgisi olmayan bir şey sorar. Siz daha cümlenizi tamamlayamadan o çoktan başka bir yere geçmiştir. Ya da;
“Ben de!” der mesela. Sizinle yarisircasina sozunuzu keser.
Siz daha ne olduğunu anlamadan konu kendi hikâyesine dönmüştür.
Anlat anlat… Benim de bir hikâyem var.
Böyle bir şey sizin başınıza hiç geldi mi?
Peki… Siz hiç aynısını bir başkasına yaptınız mı?
İnsanın kendisine sorması gereken soru biraz da bu.
Hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Peki karşımızdakini gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz?
Bazen karşımızdaki insanın yüzümüze bakmasını, göz göze gelmesini, söylediklerimize küçük bir mimikle bile olsa karşılık vermesini bekleriz. Konuşurken karsimizdaki insanin sadece kelimeleri değil, gerçekten bizi takip edip etmediğini de hissederiz.
Bir yandan başka şeylerle uğraşıp bir yandan da:
“Anlat anlat, seni dinliyorum.”
diyorsa, kusura bakmasın ama siz konuşmuyorsunuz; o sadece dinliyormuş gibi yapıyor.
İnsan bunu hissediyor.
Gözünüzün içine bakılmadığında, söylediklerinize tepki gelmediğinde, karşınızdaki kişi sürekli başka şeylerle ilgilendiğinde bir süre sonra kendinizi önemsiz hissediyorsunuz.
“Ben burada kendi kendime mi konuşuyorum?” diye düşünüyorsunuz.
Oysa bazen çok uzakta olan bir arkadaşınız, tek bir cümlenizden ne demek istediğinizi anlayabiliyor. Yanınızda değil ama birkaç kelimesiyle, bir mesajıyla bile size “Seni anladım, buradayım.” duygusunu verebiliyor.
Mesele mesafe değil.
Mesele, gerçekten orada olmak.
Bir de empati diye bir duygu var. Bazıları bunu, karşımızdaki insanla aynı şeyleri yaşamış olmak diye biliyor. Ama empati, aynı acıyı çekmiş ya da aynı sevinci yaşamış olmak değil; kendini başkasının yerine koyabilmek. “Ben onun yerinde olsaydım ne hissederdim?” diye düşünebilmek.
“Ben de yaşadım.” demek yerine, “Sen ne yaşadın?” diye sorabilmek.
Bu yüzden insanlar giderek daha yalnız hissediyor.
Etrafımızda konuşacak insan çok, ama gerçekten konuşabildiğimiz insan az.
Telefonlarımız elimizde, mesajlarımız anında gidiyor, istediğimiz kişiye birkaç saniyede ulaşabiliyoruz. Buna rağmen bazen içimizden geçenleri anlatacak birini bulamıyoruz.
İnsanın yalnızlığı her zaman etrafında kimsenin olmaması değil.
Kendini anlatabileceği ve gerçekten duyulacağını bildiği birinin olmaması.
Kalabalıkların içinde bu kadar yalnızlaşmamızın nedenlerinden biri de bu.
Hepimiz konuşmak istiyoruz.
Ama giderek daha az insan gerçekten dinliyor.
O yüzden bir dahaki sefere biri size bir şey anlatırken hemen kendi hikâyenizi hatırlamak yerine, bir an durun.
Bırakın cümlesini tamamlasın.
Gözlerinin içine bakın.
Gerçekten ne söylediğini anlamaya çalışın.
Her konuşmanın sonunda bir öğüt vermek, kendi yaşadığınız bir örneği anlatmak ya da “Ben olsam…” diye başlayan bir cümle kurmak zorunda değilsiniz.
Bazen sadece:
“Anlat.”
demek yeter.
Çünkü herkesin anlatacak bir hikâyesi var.
Ve merak etmeyin…
Sıra size de gelecek.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.