Dr. Taner Akman
Felaketin Dini Olmaz

Nepal’den gelen o fotoğrafa baktığımda ilk gördüğüm şey yeşil bir ev değil; çamurun, taşın, kopmuş ağaçların ve önüne çıkan hayatları sürükleyip götüren kahverengi bir selin ortasında, evinin balkonuna sığınmış insanlar oldu... Belki birkaç dakika önce sıradan bir gündü. Birileri çay içiyordu, biri evin içinde bir şeyler topluyor, çocuklar koşup oynuyor, komşular birbirlerine sesleniyordu. Sonra doğa bütün o yaşantıyı birkaç dakika içinde altüst etti.
Ve geriye, yıkımın ortasında dimdik duran yeşil bir ev kaldı.
İnsanın böyle bir fotoğrafa bakınca “Maşallah” diyesi geliyor. Çünkü ölümün bu kadar yakından geçtiği bir yerde hayatın tutunduğunu görünce insan ister istemez şükrediyor. Fakat tam da burada başka bir şeyi birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum: Sağ kalanlar için şükretmek başka şeydir; felakete uğrayan, sel sularına kapılıp ölen insanlar hakkında Allah adına hüküm vermek ise başka şey.
Ne yazık ki dünyanın bir yerinde deprem, sel, yangın olduğunda bazılarımızın ilk işi enkaz altındaki insanın dinini araştırmak oluyor.
Sosyal medyadaki yorumlarda en sık rastladığım cümlelerden biri;
“Nepal putperestlerin ülkesi, Allah cezalandırdı.”
Bu cümleyi söylemek ne kadar kolay…
Ama bunu söylerken bir an için son deprem felaketimiz olan Hatay’ı düşünelim.
Kahramanmaraş’ı, Adıyaman’ı düşünelim.
6 Şubat sabahını düşünelim.
Sabah namazına kalkmış insanlar da enkaz altında kaldı. Başucunda Kur’an bulunan insanlar da… Çocuğunun üzerini örtüp uyuyan anneler de… Minareler yıkıldı, camiler yıkıldı, evler yıkıldı. Binlerce Müslüman birkaç dakika içinde hayatını kaybetti.
Şimdi hangi vicdan, Hatay’daki bir anneye “Bu deprem senin inancından dolayı geldi” diyebilir?
Diyemiyorsak Nepal’de çocuğunu sele kaptıran bir anneye de diyememeliyiz.
Bunu yalnızca uzaktan felaket görüntülerine bakarak söylemiyorum. Bir doktor olarak yıllar önce Nepal depreminde gönüllü olarak o insanların yanına gittim. Hatay depreminde de gönüllü oldum; yaralıların uçakla taşınmasında görev aldım. Birinde dünyanın öbür ucundaki insanların, diğerinde kendi ülkemin insanlarının acısına yakından şahit oldum. Ama ne Nepal’de yardım ettiğim bir yaralıya “Hangi dine inanıyorsun?” diye sordum, ne de Hatay’da sedyeye aldığımız insanların inancını merak ettim. Çünkü o anda karşınızda Budist, Müslüman, Hristiyan ya da ateist yoktur; kanayan, korkan, acı çeken ve yaşamak isteyen bir insan vardır. Zaten hekimliğin özü de budur. Bir doktor hastasının dinine, diline, ırkına bakarak tedavi etmez. Nabzına bakar, solunumuna bakar, yarasına bakar; insan hayatını kurtarmaya çalışır. Benim gözümde felaket karşısında insanlığın yapması gereken de bundan farklı değildir.
Çünkü acının dini yok.
Bir annenin evladının cansız bedenine sarılırken çıkardığı feryadın Müslümanı, Budisti, Hristiyanı yok. Gözyaşının mezhebi yok. Enkazın altında kalan bir insanın son nefesinin milliyeti yok. Can, dünyanın neresinde yanarsa yansın candır.
Bizim inancımızda da insan canı azizdir. Ben Allah’ın bize akıl verdiğine, dünyayı anlamamız için sebepler ve kanunlar yarattığına inanıyorum. Bu yüzden bir doğa olayını açıklamak için başka insanların inançlarını aşağılamaya ihtiyacımız olmadığını düşünüyorum.
Deprem, fay hattı kırıldığı için olur.
Sel, suyun taşıma kapasitesi aşıldığında, aşırı yağışta, dağlardan kopan büyük kütlelerin vadilere indiği zamanlarda ya da birikmiş suyun önündeki engeller kırıldığında olur.
Heyelan, zemin kararlılığını kaybettiğinde olur.
Bunların hiçbiri bir evin kapısını çalıp içeridekinin hangi dine inandığını sormaz.
Sel suyunun önüne Müslüman birinin evi çıktığında başka, Budist birinin evi çıktığında başka fizik kuralları işlemiyor.
Su aynı su.
Yerçekimi aynı yerçekimi.
Beton aynı beton.
Demir aynı demir.
İşte Nepal’deki o yeşil evin fotoğrafını bu yüzden çok anlamlı buluyorum.
Sosyal medyada ev sahibinin Budist olduğu da söyleniyor. Doğrusu, kişinin inancı beni pek ilgilendirmiyor. Budist olsun, Hindu olsun, Müslüman olsun… Selin ortasında o insanların canlarının kurtulmuş olması benim için yeterince güzel bir şey.
Allah onu kayırdı da yanındaki insanları mı kayırmadı?
Böyle bir hükmü kim verebilir?
Bence fotoğrafa başka bir yerden bakmalıyız.
O ev neden yıkılmadı?
İşte gerçekten öğrenmemiz gereken soru bu.
Elimizde o binanın temel projesi, beton sınıfı, demir donatı hesabı veya ayrıntılı mühendislik raporu olmadığı için kesin konuşamayız. Fakat yapı mühendisliğinin bildiği bazı gerçekler var.
Sel sırasında bir binaya yalnızca su çarpmaz. Su, tonlarca ağırlığındaki çamuru, kayaları, ağaç gövdelerini ve molozları da beraberinde getirir. Akıntının hızı arttıkça binaya uyguladığı yatay kuvvet çok büyür. Daha da tehlikelisi, su binanın temelinin çevresindeki toprağı oyar. Temelin altındaki zemin taşınırsa en sağlam görünen yapı bile devrilebilir.
Bu nedenle o yeşil evin ayakta kalmış olması muhtemelen tek bir nedene bağlı değildir.
Taşıyıcı sisteminin güçlü olması, kolon ve kirişlerin birbirine doğru bağlanmış olması, temelin yeterince sağlam veya derin olması, binanın kompakt geometrisi, bulunduğu noktadaki zeminin özellikleri ve sel akıntısının binaya geliş açısı birlikte etkili olmuş olabilir.
Bazen iki ev arasında yalnızca on metre vardır. Biri tamamen yok olur, diğeri ayakta kalır.
Çünkü akan su küçük bir arazi eğimiyle birkaç metre yön değiştirebilir. Yukarıdan gelen büyük bir kaya akıntıyı bölebilir. Bir yapı selin ana darbesini alırken yanındaki yapı nispeten korunabilir. Bazen mühendislik, bazen coğrafya, bazen de insanın kontrol edemediği küçük tesadüfler bir hayatla ölüm arasındaki mesafeyi belirler.
Ama bütün bunların içinde bizim kontrol edebildiğimiz bir alan var.
Bilim.
Mühendislik.
Tedbir.
Depremi durduramayız ama depremde yıkılmayacak bina yapabiliriz.
Yağmuru durduramayız ama dere yatağına apartman dikmeyebiliriz.
Dağın yamacını değiştiremeyiz ama heyelan riski bulunan araziye ev kurmayabiliriz.
Selin geleceği saati bilemeyebiliriz ama taşkın haritaları çıkarabilir, erken uyarı sistemleri kurabiliriz.
Bir binanın altına yeterince demir koymak da tedbirdir.
Betondan numune almak da tedbirdir.
Zemin etüdünü ciddiye almak da tedbirdir.
Dere yatağını imara açmamak da tedbirdir.
Ve belki bizim kültürümüzde çok güzel bir sözle anlatılan şey tam da budur:
Önce deveni bağlarsın, sonra tevekkül edersin.
Deveyi bağlamadan tevekkül olmaz.
Çürük bina yapıp “Allah korur” demek tevekkül değildir.
Dere yatağına on katlı bina dikip sel geldiğinde “kader” demek tevekkül değildir.
Mühendisin uyarısını dinlemeyip, bilimin söylediğini görmezden gelip, sonra enkazın başında bütün sorumluluğu gökyüzüne bırakmak da bana doğru gelmiyor.
Belki de bazı felaketlerin ardından sormamız gereken soru “Allah neden buna izin verdi?” sorusundan önce şudur:
“Biz insanların yapabileceği ne vardı da yapmadık?”
Çünkü kader inancı, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Tam tersine, insanın elinden geleni yapmasını gerektirir.
Ben Nepal’deki o yeşil eve baktığımda Budist bir ev görmüyorum.
Müslüman bir ev de görmüyorum.
Bir insan evi görüyorum.
Balkonunda korkuyla dışarı bakan insanlar görüyorum.
Aşağıda ölüm gibi akan çamura bakıp birbirlerine sokulmuş insanlar…
Ve onların yaşamasına seviniyorum.
Kim olduklarını bilmeden.
Hangi dilde dua ettiklerini bilmeden.
Hangi mabede gittiklerini bilmeden.
Çünkü bir insanın hayatta kalmasına sevinebilmek için onun bizim gibi olmasına gerek yok.
Belki insanlığın en büyük sınavlarından biri de budur.
Kendimizden olmayana da merhamet edebilmek.
Başkasının felaketini kendi üstünlüğümüzün delili haline getirmemek.
Acının başında vaaz vermeden önce yarayı sarmak.
Su uzatmak.
El uzatmak.
Ve susmamız gereken yerde Allah adına konuşmamak.
O fotoğraf belki yıllar sonra unutulacak. O yeşil ev belki tamir edilecek, belki yıkılacak, belki yerine başka bir yapı yapılacak.
Ama keşke fotoğraftan bize bir düşünce kalsa:
Doğa, insanları dinlerine göre ayırmıyor. Biz de acı çeken insanları ayırmayalım.
Allah bize yalnızca dua edecek bir kalp vermedi.
Düşünecek bir akıl da verdi.
Merhamet edecek bir vicdan da verdi.
İşte bu yüzden felaketlerden sonra birbirimizin inancını sorgulamak yerine bilimi konuşalım. Mühendisliği konuşalım. İhmali konuşalım. Tedbiri konuşalım.
Ve en önemlisi insanı konuşalım.
Çünkü sel geldiğinde insanın dinini değil, evinin temelini sınar.
Deprem geldiğinde mezhebini değil, binanın kolonunusınar.
Felaket geçtiğinde ise geride kalanlar bizlerin vicdanınısınar.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.