Dr. Taner Akman

Dr. Taner Akman

İnsanı Yıkan Şey Hayat Değil, Egosudur

Hayatı ve insan ruhunu derinden anlamış yaşlı bir bilge sokakta yürürken, ansızın bir adam koşarak gelip ona sertçe vurur. Bilge yere düşer. Çevredeki herkesin beklediği şey bellidir: Öfke… şaşkınlık… hesap sorma… hiç değilse dönüp bakma…

Ama bilge ayağa kalkar, elbiselerini silkeler ve geldiği yöne doğru yürümeye devam eder. Arkasına bile bakmaz.

Yanındaki öğrencisi dehşet içindedir.

“Efendim,” der, “adam size vurdu! Kim olduğunu, neden yaptığını hiç merak etmiyor musunuz? Böyle bir dünyada herhangi biri gelip sizi öldürebilir!”

Bilgenin cevabı ise insanın içine bir tokat gibi iner:

“Bu onun sorunu, benim değil.”

İşte insanın ömrü boyunca öğrenemediği en büyük sır burada gizlidir.

Çünkü bizler, başkalarının davranışlarını kendi içimizde büyütüp onlardan kimlik üretmeye çalışan varlıklarız. Birisi bize ters baksa günümüz bozuluyor. Telefona geç cevap verilse huzurumuz kaçıyor. Sosyal medyada beklediğimiz ilgiyi görmeyince değersiz hissediyoruz. Bir toplantıda ismimiz anılmayınca içimiz daralıyor. Çünkü modern insanın en büyük açlığı ekmek değil; “önemli hissetmek.”

Ego tam da bununla besleniyor.

Sevilmek ister. Alkışlanmak ister. Takdir edilmek ister. Görülmek ister. Hatta bazen nefret edilmek bile işine gelir. Çünkü nefret bile bir ilgidir. İnsan size kızıyorsa bile zihninin bir köşesinde varsınızdır. Ego için bu bile besindir.

Ama asıl korkunç olan şudur:

Kimsenin sizi umursamaması.

İşte ego buna dayanamaz.

Bu yüzden insanlar yalnızca yaşamak için değil, fark edilmek için de çırpınırlar. Kıyafetlerini değiştirirler. Ses tonlarını değiştirirler. Karakterlerini bile ortamın beklentisine göre yeniden şekillendirirler. Güçlü insanların yanında başka biri, zengin insanların yanında başka biri, sosyal medyada bambaşka biri olurlar.

Çünkü içlerinde sürekli dilenen bir şey vardır:

“Lütfen bana değerli olduğumu hissettirin.”

Oysa gerçek dilencilik para istemek değildir.

Gerçek dilencilik, başkalarının ilgisiyle var olmaya çalışmaktır.

Gerçek zenginlik ise insanın kendi içinde bir merkeze sahip olmasıdır.

Buddha’nın bodhi ağacının altında oturduğu hali düşünün. O anda bütün dünya yok olsa, onun huzurundan bir zerre eksilir miydi? Hayır. Çünkü onun merkezi artık dışarıda değildi.

Biz ise küçücük bir terk edilişte parçalanıyoruz.

Bir eş gider, bir sevgili vazgeçer, bir dost sırt çevirir… ve insan bir anda hayatının anlamını kaybetmiş gibi hisseder. Hatta bazıları bu yüzden yaşamaktan bile vazgeçmeyi düşünür.

Neden?

Çünkü kendi merkezini hiç kurmamıştır.

Kendisini “birisi” gibi hissetmesini sağlayan kişi gidince, ortada bir boşluk kalır.

İnsanların çoğu aslında özgür değildir. Sadece birbirine bağımlı egoların oluşturduğu görünmez bir kölelik sisteminde yaşarlar. Birbirimizin ilgisine bağımlıyız. Birbirimizin onayına bağımlıyız. Birbirimizin sevgisine bağımlıyız.

Ve ne acıdır ki, çoğu insan kendisini hiç tanımadan ölüp gidiyor.

Ne zaman mutsuz olsak hemen dışarıyı suçluyoruz:

“Beni üzdü.”

“Beni değersiz hissettirdi.”

“Beni hayattan soğuttu.”

Hayır.

Gerçek sebep dışarıda değil.

Gerçek sebep, içeride sürekli kırılmaya hazır bekleyen o sahte merkezdir.

Beklentilerimizin çökmesi bizi yıkıyor.

İnsanların bizi istediğimiz gibi görmemesi canımızı yakıyor.

Kontrol edemediğimiz şeyler egomuzu tehdit ediyor.

Ve sonra adına “hayat” diyoruz.

Oysa çoğu zaman bizi yoran hayat değil, egomuzdur.

İnsan biraz dürüstçe içine baksa bunu görür.

Bir övgü alınca neden günümüz güzelleşiyor?

Bir eleştiri alınca neden gecemiz mahvoluyor?

Neden bazen tek bir cümle günlerce aklımızdan çıkmıyor?

Çünkü kendimizi gerçekten tanımıyoruz.

Kendi değerimizi kendi içimizde kuramıyoruz.

İşte bu yüzden insanlar bazen “alçak gönüllülüğü” bile egolarına maske yapıyorlar.

Yere kadar eğiliyorlar ama içlerinden sessizce şunu söylüyorlar:

“Bakın ne kadar mütevazıyım.”

Bu da egodur.

Hatta en tehlikeli egolardan biridir.

Bir gün yaşlı bir bilgeye herkesin önünde, “Sen gerçekten çok mütevazı bir insansın” demişler. Bilge sadece gülümsemiş. Fakat yanındaki öğrencilerden biri bunu sürekli anlatmaya başlamış:

“Hocamız dünyanın en alçak gönüllü insanıdır.”

Zamanla öğrenci bununla övünür hale gelmiş. Başka bilgelere küçümseyerek bakıyor, “Sizin hocanız büyük olabilir ama bizim hocamız kadar tevazu sahibi değil” diyormuş.

Bir gün yaşlı bilge öğrencisini çağırıp şöyle demiş:

“Evladım… Sen benim tevazumu bile egona dönüştürdün.”

İşte ego budur.

Kendisini tevazuyla bile üstün hissettirmeye çalışır.

Bu yüzden insanın en zor savaşı başkalarıyla değil, kendi egosuyla olandır.

Ve insanın gerçek olgunluğu; herkesi yenmesi değil, artık hiçbir şeyi ispat etmek zorunda hissetmemesidir.

Bir gün biri size haksızlık yaptığında…

Biri sizi küçümsediğinde…

Biri sizi anlamadığında…

Belki de hemen saldırmak yerine durup şunu sormak gerekir:

“Canımı acıtan gerçekten o insan mı, yoksa incinen şey egom mu?”

İnsan bu sorunun cevabını dürüstçe verebildiği gün, hayatındaki birçok yükün aslında kendi omzunda taşıdığı görünmez zincirler olduğunu fark eder.

Ve belki de ilk kez gerçekten özgürleşmeye başlar.

image1-001.jpeg

image0-001.jpeg

image6.jpeg

image5.jpeg

image4.jpeg

image3.jpeg

image2.jpeg

image1-1.jpeg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.