Dr. Taner Akman
Seçilmiş yalnızlık
İnsan bazen kalabalıklardan değil, anlaşılmamaktan yorulur.
Çok okuyan, düşünen, sorgulayan, sanata ve bilime yakın duran kişiler için yalnızlık çoğu zaman bir tercih değil, zamanla oluşan bir sonuçtur. Çünkü insan kendini geliştirdikçe çevresiyle arasındaki mesafenin büyüdüğünü hissedebilir. Konuşmak istediği konular değişir, ilgileri farklılaşır, gündelik sohbetler yetersiz gelmeye başlar.
Bir genç, bir gün bana kendini geliştirmekten çekindiğini söyledi. Daha çok öğrendikçe çevresinden uzaklaştığını, insanlarla ortak dil kurmakta zorlandığını anlatıyordu. Bu sözler şaşırtıcı değildi. Çünkü düşünmenin, sorgulamanın ve farklılaşmanın değer görmediği toplumlarda insanın bilgisi bazen onu ileri taşımak yerine yalnızlaştırır.
Benzer bir durumu yıllar önce yurtdışında önemli üniversitelerde çalışmış bir akademisyenden dinlemiştim. Başka ülkelerde özgeçmişi ona kapılar açarken Türkiye’ye döndüğünde başarılarını gizlemek zorunda kaldığını söylüyordu. Çünkü kimi zaman güçlü bir kariyer, liyakatin değil ilişkilerin belirleyici olduğu bir düzende avantaja değil, engelle karşılaşabiliyor.
İşte bu, aydının temel çıkmazıdır.
Bilgiye, sanata ve düşünceye yeterince değer verilmeyen toplumlarda farklı olan kişi kolayca dışlanır. Çoğunluk kendisine benzemeyeni tehdit gibi algılar. Yaşam biçimi, düşünceleri, alışkanlıkları ya da dünyaya bakışı nedeniyle onu eleştirir. Toplum herkesi aynı kalıba sokmak ister; oysa aydın, tam da bu kalıbın dışına çıkabilen kişidir.
Aydın sorgular, itiraz eder, ezber bozar. Bu nedenle çoğu zaman uyumlu değil, rahatsız edici bulunur. Söyledikleri dinlenmez, uyarıları küçümsenir, farklılığı kibir olarak yorumlanır. Zamanla konuşmak yerine susmayı, anlatmak yerine geri çekilmeyi seçer.
Bu geri çekiliş her zaman küskünlük değildir. Bazen insanın değerlerini koruma biçimidir.
Kuralsızlığın normalleştiği, kabalığın özgüven, uyanıklığın beceri, eğitimsizliğin samimiyet sayıldığı bir düzende medeni kalmaya çalışmak yorucudur. Sırasını bekleyen, başkasının hakkına saygı gösteren, çocuğunu erdemli yetiştirmeye çalışan insan kendisini zaman zaman saf yerine konmuş hisseder.
Üstelik yalnızca kendisi için değil, ailesi için de kaygılanır. Çocuğuna öğrettiği değerlerin çevre tarafından aşındırıldığını görür. İyi eğitim almış gençlerin iş bulamadığına, yeteneksizliğin ise kolayca ödüllendirildiğine şahit olur. Böyle zamanlarda yalnızca toplumu değil, kendi doğrularını da sorgulamaya başlar.
Aydınlatmak gerektiği sık sık söylenir. Fakat insan şu soruyu sormadan edemez: Dinlemek istemeyene ne anlatılabilir?
Herkes yüzeysel tartışmaların peşindeyken, televizyon başında futbol ya da evlilik proğramları izlerken; felsefeyi, bilimi, sanatı kiminle konuşacaksınız? Toplum düşünmekten kaçıyor, uyarıldığında öfkeleniyor ve alışkanlıklarından vazgeçmek istemiyorsa onu nasıl değiştireceksiniz?
İşte aydın, bu noktada kendisine küçük bir alan açar. Gürültüden uzaklaşır, çevresini daraltır, birkaç dostla yetinir. Bazen başka bir ülkeye gitmeyi, bazen sakin bir kasabaya yerleşmeyi hayal eder. Kendisini ve değerlerini koruyabileceği daha küçük ama daha anlamlı bir hayat kurmak ister.
Bu tavır kaçış olarak görülebilir. Oysa çoğu zaman ruhsal bir savunmadır.
İçi boş kalabalıklardansa anlamlı bir yalnızlığı seçmek, insanın kendisine duyduğu saygının sonucudur. Çünkü bazı birliktelikler insanı çoğaltmaz, eksiltir. Bazı kalabalıklar aidiyet değil, daha derin bir yabancılık duygusu yaratır.
Seçilmiş yalnızlık, hayattan vazgeçmek değildir.
İnsanın, kendisine benzemeyen bir dünyanın içinde düşüncesine, vicdanına ve özgürlüğüne yer açma çabasıdır. Herkesin aynı çizgide yürüdüğü bir düzende, kendi yönünü koruyabileceği küçük bir parantez oluşturmaktır.
Belki de bugün birçok aydının yaptığı tam olarak budur:
Kalabalığın içinde kaybolmak yerine, yalnızlığın içinde kendisi olarak kalmak.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.