Fatih Yusuf Duyar

Fatih Yusuf Duyar

Toplumsal çürüme mi, nedir bu çürüyen ?

Son günlerde üst üste gelen o vahşet haberlerini izlerken eminim çoğumuzun içi daralıyor. Aynı sokakları, aynı şehirleri paylaşıyoruz ama birbirimize karşı o kadar tedirgin ve yabancıyız ki... Hemen herkesin dilinde de aynı umutsuz ezber var: “Toplum çürüyor.”

İyi de gerçekten çürüyen toplum mu? Yoksa bizi “biz” yapan, bir arada tutan o görünmez ipler mi koptu?

Meseleye biraz sosyoloji penceresinden bakmak, bu kördüğümü anlamamızı kolaylaştırabilir. Émile Durkheim, bir toplumun var olduğu sürece kendi kurallarını ve değerlerini bir şekilde üreteceğini söyler. Yani bugün sokakta şahit olduğumuz bu iç karartıcı tablo, aslında toptan bir "ahlakın yok olması" durumu değil. Daha ziyade, eski kuralların çözüldüğü ancak yeni hayat koşullarına uygun normların da henüz oturmadığı o tekinsiz boşluktayız. Sosyolojinin buna verdiği isim çok net: Anomi, yani kuralsızlık.

Durkheim’ın çok sarsıcı bir uyarısı vardır: Eğer bir toplumun ortak çıkarı, sadece insanların kendi bireysel çıkarlarının alt alta toplanmasından ibaret sanılıyorsa, o toplumu ayakta tutan harç erimiştir. Ortak ideallerin, değerlerin yerini sadece bireysel kâr-zarar hesapları aldığında toplum dağılır.

Bu soyut tespiti alıp bugünün Türkiye'sine koyduğumuzda tablo cuk diye oturuyor. Mesela barınma krizini düşünün. Bir ev sahibinin enflasyonu ve piyasa koşullarını fırsat bilip, sırf "piyasa bunu kaldırıyor" diye kirasını mantık dışı seviyelere çekmesi... Klasik iktisada sorsanız bunun adı rasyonel kâr maksimizasyon”dur. Fakat işin aslı; barınma gibi en temel bir hakkın, hiçbir insaf veya toplumsal dayanışma gözetilmeden vahşi bir kâr aracına dönüştürülmesi, aramızdaki ahlaki bağın koptuğunun ilanıdır. Herkesin kendi sermayesini kurtarmanın derdine düştüğü bir ortamda, cebimizdeki para artsa bile toplum olarak ahlaken çöküyoruz demektir.

İşin kötüsü bu hesapçılık sadece ekonomide kalmadı. Gündelik ilişkilerimiz, akrabalık ve arkadaşlık bağlarımız bile bir fayda maliyet analizine kurban gidiyor. İnsanların ilişkilerini adeta bir borsa tahtası izler gibi yönettiği, Bunun bana kısa vadede getirisi ne olacak? Statü mü, para mı kazandıracak? diye hesap yaptığı zamanlardayız. Bir ilişkinin veya eylemin kendiliğinden bir değeri kalmadı, her şeyin bir "getirisi" olmak zorunda sanki.

Böyle olunca ne yapıyoruz? Ortak sorunlarımızı (eğitim, güvenlik, sağlık) omuz omuza çözmek yerine, kendi refah alanlarımızı izole edip paçayı kurtarmaya çalışıyoruz. Şehirlerdeki yüksek güvenlikli, dışarıya kapalı sitelerin yaygınlaşması, özel okulların ve özel hastanelerin kamusal sistemin çöküşüne paralel olarak temel “kurtuluş” yolu olarak görülmesi bunun mekansal ve kurumsal yansımasıdır. Sistemin çöküşüne karşı geliştirdiğimiz bireysel bir kaçış yolu bu. "Dışarıda ne olursa olsun, ben ve ailem kendi güvenli duvarlarımız ardında iyi olalım" düşüncesi...

Fakat gözden kaçırdığımız çok hayati bir şey var: Bireysel çıkarları yan yana getirdiğinizde ortaya bir toplum çıkmıyor. Bizi birbirimize o soğuk piyasa sözleşmelerinden daha sağlam bağlayacak, “kolektif çıkarı” yeniden hatırlatacak ortak bir zemin bulmak zorundayız. Aksi takdirde, hepimiz kendi lüks ve güvenli kamaralarımızda yalnız başımıza batmayı bekleyeceğiz.

Ezcümle ; bu döngü kırılabilir mi? Cevabım evet örneği de var; büyük bir afet anında tamamen sivil inisiyatiflerin hızla organize olup muazzam bir dayanışma sergilemesi, bu “ortak anlam dünyası” potansiyelinin toplumun genetik kodlarında hala yaşadığını bize gösterir. Esas sorun, bu geçici dayanışma anlarının kalıcı kurumlara nasıl dönüştüreceğimizdir…

whatsapp-image-2026-04-17-at-07-55-45.jpeg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.